Toplumların binlerce yıldır ataerkil olarak ilerlemesi sebebi ile kadınlara haklar tanınmamış, kadınların onlara verilen belli statüler dışına çıkmaması istenmiştir. Bu toplumsal ataerkillikten birçok anlayış ve söz ortaya çıkmıştır. Kadınlar x mesleğinde çalışamaz, kadınlar x saatinden sonra dışarı çıkamaz, kadınlar x işini yapamaz veya kadın dizini kırmalı evinde oturmalı, kadın yemek yapmalı, kadın ev işi yapmalı gibi. Tabi bu durumdan erkeklerde nasibini almıştır. Erkek kadınına (yine burada mal-eşya konumuna düşen kadın oluyor) bakmalı, erkek askerlik yapmalı, erkek ağlamamalı vb. gibi. Bu normları yıkan ve onlara karşı olan kişilere de aşağılama kelimeleri kullanılarak sindirilmeye çalışılmıştır.
Bireysel olarak, toplumsal cinsiyet eşitliğini isteyen bireyler her dönemde olmuştur fakat azınlık durumunda oldukları için bir suskunluk sarmalı içerisinden çıkamamışlardır. Suskunluk sarmalına dahil olmayanlar bu çoğunluk tarafından toplumdan dışlanmışlardır. Bu kişisel direnme sürecinde bireylerin direnişinin güç kazanması, feminist hareket ile paralel gelişmiştir.
Feminist kavramına kelime anlamı olarak bakıldığında Latince “famina” kelimesinin Fransızca türevi olan “féminisme”den geldiği görülmektedir. Féminisme kelimesini eş anlamlısı olan hatunculuk olarak Türkçe’ye aktarabiliriz. Feminizm fikrinden ilk olarak Charles Fourier bahsetmiştir.
Feminizm, erkek odaklı bu toplumsal yaşamı tümüyle reddederek kadın ve erkeklerin eşit hak ve özgürlüklere sahip olmasını savunan fikirler bütünüdür. Erkek egemenliğini tümüyle reddetmesi tabi ki erkeklerin haklarını reddetmesi anlamına gelmiyor. Kadın üzerlerindeki baskıların kalkması, eşit hakları savunurken aynı zamanda erkeklere de uygulanan baskıları reddediyor ve erkekler için de eşit hakları istiyor. “Erkek gibi konuş, adam ol, karı gibi gülme” yaftalarını kabul etmiyor ve karşı çıkıyor. Kısaca toplumsal cinsiyet eşitliğini sadece kadınlar için değil erkekler için de istiyor.
Cinsiyet eşitliği hareketi erkeklik ve kadınlık gibi biyolojik cinsiyetlerin aslını yansıtmadığını, atanmış cinsiyetlerin doğru olmadığını ve içleri boş kavramlar olduğunu savunuyor. Bu kavramlar ile insanlara cinsiyet ve cinsiyet rolleri belirlemeye karşı çıkıyor.
Cinsiyet ayrımcılığını durdurmak için modern anlamda ilk kadın hakları hareketi 19. Yüzyılın ortalarından 21. Yüzyılın başlarına kadar üç dalga şeklinde başlamıştır.
Birinci dalga ile kadınlara oy hakkı, eğitim hakkı, meslek hakkı gibi kısıtlı da olsa bazı eşitleyici haklar istenmiştir. 1. Dünya Savaşı sonrasında istenilen bu haklardan bazılarını ülkeler tanımaya başlamıştır.
İkinci dalganın başlamasında “kadınların kurtuluşu karınlarında başlayacak” sloganı ile Simone de Beavoir’in de önemli etkisi vardır. İkinci dalga gelişen tıp teknolojileri ile kadınların kendi bedenlerinde daha fazla hakka sahip olmasının gerektiğini savunur. Üreme ile cinsel birlikteliğin farklı olduğunu savunur. Nihayetinde doğum kontrol ve kürtaj hakkını yavaş yavaş birçok batılı ülke tanımaya başladı.
Üçüncü dalga 20. Yüzyılın sonlarında başlamıştır. Üçüncü dalga feministleri çeşitli ama mikro konular üzerinde durmuş ve bunlar için çözümler aramıştır. Bu çeşitli konulardan bazıları “şiddet, cinsellik, ırksal farklılıklar (hakların sadece beyaz kadınlara değil siyahiler içinde geçerli olması gerektiği hakkında) gibi mikro ölçekte konulardır.
Türkiye’de ise ilk kadın hakları hareketini göğüsleyen kişi Nezihe Muhiddin olmuştur. İlk önce parti kurmak istemiş fakat isim haklarından dolayı izin verilmeyince akabinde 1924 yılında “Türk Kadınlar Birliği” adında bir dernek kurmuştur. 11 yıl faaliyet gösteren dernek, 18 kadın milletvekili meclise girmesi sonucunda amacını gerçekleştirdiği nedeni ile kendini feshetmiştir. 1966 yılında da ABD’de “Ulusal Kadın Örgütü” kurulmuştur.
Medyada ise işler biraz daha farklı. Medyanın elinde bulundurduğu geniş kitlelere erişebilme gücü, cinsiyet ayrımcılığı ve cinsiyet eşitliğini geniş kitlelere ulaştırma konusunda kritik öneme sahip. Medyanın geniş kitlelere ulaşabilmesi sebebi ile bazı siyasal ve düşünce çevreleri tarafından işlevlerinin kontrol altında tutulmasına sebep oluyor. Medyanın bilgi verme, eğitim ve eğlence gibi işlevleri bu çevreler tarafınca günümüz ana akım medyasında kontrol altına alınmış durumda ve işlevleri kadınları metalaştırmak üzerine işlemektedir. Kontrol edilen medyanın eğlence sektöründe kadınlar birer cinsel obje gibi gösterilmektedir. Cinsiyet eşitliğini isteyen feminist eylemleri adeta birer terör eylemi gibi gösterilmekte. Muhafazakar çevrelere yaranmak için sadece heteroseksüel varlığını doğru gösterme çabasındalar. Bir cinayet haberi verilirken maktul erkekse normal haber normları kullanılırken, kadın ise adeta bir cinayet şube polisi gibi cinayeti irdeliyorlar.
Tabi günümüzde medya sadece yazılı ve görsel medyadan oluşmuyor. Gelişen teknolojiler ile dijital çağda ortaya çıkan sosyal medya mecraları da insanların direkt olarak medyaya etkisini bulunduruyor. Bu kapsamda gittikçe popülaritesi düşen klasik medyaya karşın dijital medyada toplumsal cinsiyet eşitliği, feminist hareketleri gibi olaylara verilen destek çok fazla artmıştır. Bu olaylar hakkında dünya insanları birbirinden haberdar eylemler gerçekleştirebiliyor ve senkron eylemler yapabiliyor.
Bireysel olarak, toplumsal cinsiyet eşitliğini isteyen bireyler her dönemde olmuştur fakat azınlık durumunda oldukları için bir suskunluk sarmalı içerisinden çıkamamışlardır. Suskunluk sarmalına dahil olmayanlar bu çoğunluk tarafından toplumdan dışlanmışlardır. Bu kişisel direnme sürecinde bireylerin direnişinin güç kazanması, feminist hareket ile paralel gelişmiştir.
Feminist kavramına kelime anlamı olarak bakıldığında Latince “famina” kelimesinin Fransızca türevi olan “féminisme”den geldiği görülmektedir. Féminisme kelimesini eş anlamlısı olan hatunculuk olarak Türkçe’ye aktarabiliriz. Feminizm fikrinden ilk olarak Charles Fourier bahsetmiştir.
Feminizm, erkek odaklı bu toplumsal yaşamı tümüyle reddederek kadın ve erkeklerin eşit hak ve özgürlüklere sahip olmasını savunan fikirler bütünüdür. Erkek egemenliğini tümüyle reddetmesi tabi ki erkeklerin haklarını reddetmesi anlamına gelmiyor. Kadın üzerlerindeki baskıların kalkması, eşit hakları savunurken aynı zamanda erkeklere de uygulanan baskıları reddediyor ve erkekler için de eşit hakları istiyor. “Erkek gibi konuş, adam ol, karı gibi gülme” yaftalarını kabul etmiyor ve karşı çıkıyor. Kısaca toplumsal cinsiyet eşitliğini sadece kadınlar için değil erkekler için de istiyor.
Cinsiyet eşitliği hareketi erkeklik ve kadınlık gibi biyolojik cinsiyetlerin aslını yansıtmadığını, atanmış cinsiyetlerin doğru olmadığını ve içleri boş kavramlar olduğunu savunuyor. Bu kavramlar ile insanlara cinsiyet ve cinsiyet rolleri belirlemeye karşı çıkıyor.
Cinsiyet ayrımcılığını durdurmak için modern anlamda ilk kadın hakları hareketi 19. Yüzyılın ortalarından 21. Yüzyılın başlarına kadar üç dalga şeklinde başlamıştır.
Birinci dalga ile kadınlara oy hakkı, eğitim hakkı, meslek hakkı gibi kısıtlı da olsa bazı eşitleyici haklar istenmiştir. 1. Dünya Savaşı sonrasında istenilen bu haklardan bazılarını ülkeler tanımaya başlamıştır.
İkinci dalganın başlamasında “kadınların kurtuluşu karınlarında başlayacak” sloganı ile Simone de Beavoir’in de önemli etkisi vardır. İkinci dalga gelişen tıp teknolojileri ile kadınların kendi bedenlerinde daha fazla hakka sahip olmasının gerektiğini savunur. Üreme ile cinsel birlikteliğin farklı olduğunu savunur. Nihayetinde doğum kontrol ve kürtaj hakkını yavaş yavaş birçok batılı ülke tanımaya başladı.
Üçüncü dalga 20. Yüzyılın sonlarında başlamıştır. Üçüncü dalga feministleri çeşitli ama mikro konular üzerinde durmuş ve bunlar için çözümler aramıştır. Bu çeşitli konulardan bazıları “şiddet, cinsellik, ırksal farklılıklar (hakların sadece beyaz kadınlara değil siyahiler içinde geçerli olması gerektiği hakkında) gibi mikro ölçekte konulardır.
Türkiye’de ise ilk kadın hakları hareketini göğüsleyen kişi Nezihe Muhiddin olmuştur. İlk önce parti kurmak istemiş fakat isim haklarından dolayı izin verilmeyince akabinde 1924 yılında “Türk Kadınlar Birliği” adında bir dernek kurmuştur. 11 yıl faaliyet gösteren dernek, 18 kadın milletvekili meclise girmesi sonucunda amacını gerçekleştirdiği nedeni ile kendini feshetmiştir. 1966 yılında da ABD’de “Ulusal Kadın Örgütü” kurulmuştur.
Medyada ise işler biraz daha farklı. Medyanın elinde bulundurduğu geniş kitlelere erişebilme gücü, cinsiyet ayrımcılığı ve cinsiyet eşitliğini geniş kitlelere ulaştırma konusunda kritik öneme sahip. Medyanın geniş kitlelere ulaşabilmesi sebebi ile bazı siyasal ve düşünce çevreleri tarafından işlevlerinin kontrol altında tutulmasına sebep oluyor. Medyanın bilgi verme, eğitim ve eğlence gibi işlevleri bu çevreler tarafınca günümüz ana akım medyasında kontrol altına alınmış durumda ve işlevleri kadınları metalaştırmak üzerine işlemektedir. Kontrol edilen medyanın eğlence sektöründe kadınlar birer cinsel obje gibi gösterilmektedir. Cinsiyet eşitliğini isteyen feminist eylemleri adeta birer terör eylemi gibi gösterilmekte. Muhafazakar çevrelere yaranmak için sadece heteroseksüel varlığını doğru gösterme çabasındalar. Bir cinayet haberi verilirken maktul erkekse normal haber normları kullanılırken, kadın ise adeta bir cinayet şube polisi gibi cinayeti irdeliyorlar.
Tabi günümüzde medya sadece yazılı ve görsel medyadan oluşmuyor. Gelişen teknolojiler ile dijital çağda ortaya çıkan sosyal medya mecraları da insanların direkt olarak medyaya etkisini bulunduruyor. Bu kapsamda gittikçe popülaritesi düşen klasik medyaya karşın dijital medyada toplumsal cinsiyet eşitliği, feminist hareketleri gibi olaylara verilen destek çok fazla artmıştır. Bu olaylar hakkında dünya insanları birbirinden haberdar eylemler gerçekleştirebiliyor ve senkron eylemler yapabiliyor.
