Yirminci yüzyılda genci kabul gören bir tanı*ma göre iktisat, kıt kaynakların sınırsız ve ra*kip kullanımlara tahsis edilmesinin incelenme*sidir. Akademik çevrelerde, bireylerin ve top*lumların maddi ihtiyaç ve arzularını tatmin için geliştirdikleri yöntemlerle uğraşan bir sos*yal bilim olarak tanımlanmaktadır. Böyle bir çerçevenin başlıca zaafı, depresyon veya top*lam talep yetersizliği gibi sorunları kapsama-masıdır. Oysa modern piyasa ekonomilerinin birçoğu büyük miktarlarda kaynağın atıl dur*duğu dönemlerden geçmektedirler, özellikle emek ve fabrika kapasitesi yönünden. Bu du*rumda asıl mesele kaynakların hangi yöntem*le kullanılacağı değil, kullanılır hale nasıl geti*rileceğidir. Kaynaklan kullanımlara göre tah*sis sorunu ile kaynakların tam kullanımını ba*şarma sorunu arasındaki fark kabaca iktisadın iki temel dalına tekabül etmektedir: Mikroikti-sat ve makroiktisat. Ancak, para ve genel fiyat dengesi İle ilgili bazı hususları kapsamasından ötürü, ınakroiktisatın da kaynakların tahsisi ile bağı vardır.
Kaynakların alternatif kullanımlara tahsisi en basit biçimiyle bir ailede (hanede) yapıl*maktadır; iktisatm özgün anlamı da hane hal*kı yönetimiyle ilgilidir. Eski Yunan'da bu is, için kutlanılan kelime oikinomikos'dur. An*cak İleride göreceğimiz gibi, bu kelime biçim*sel değil aslî (Özsel/sabstantive) bir anlam ta*şımakladır ve İktisadın modern anlamına kar*şıttır.
Grek nomenklatürü Ortaçağ sonlarında Fransız yazarlarınca devralındı. Choyselat, 1956 yılında Discours Occonomiquc'yî yayım*ladı; bu eser temelde agronomik bir meseley*le ilgiliydi. Momchcretien de \Vattevillc Traİcıc de ruecouonıicpolilique (1615) adlı eserin*de iktisatm "poliçe" (hükümet bilimi) den ayrı düşünülmemesi gerekliğini, çünkü "servet edinme biliminin aile ve devlette ortak bİrşcy olduğunu" söylüyordu. Ne var ki, Montchereti-en uzun süre hiçbir yankı uyandırmadı. Cla-ude Dugin 130 yıl sonra Occonomiques'i yaz*dı, 1750'de Oeconomische Nachrichtcıı yayı*na başladı ve kısa bir zaman sonra Fizyokrat*lar, iktisatçılar (les economistes) olarak adlan*dırıldılar.
İtalya'da Genovesİ 'sivil iktisat', Ortes ise 'milli iktisat1 terimlerini savundularsa da pek başarı sağlayamadılar. Oysa Almanya'da milli iktisat (Nationalökonomie) terimi 19.yüzyılda büyük rağbet gördü. Bütün bunlara rağmen, modern anlamda iktisat bilimini İngilizlerin eseri saymak yanlış olmaz. Merkantilist döne*min tüccar veya hükümet yetkilileri, yazdıkla*rı kısa Takat özlü risalelerde modern iktisat dü*şüncesinin esaslarını, farkında olarak veya ol*mayarak, ortaya koydular.
Onycdinciyüzyılda oluşturulan modern dün*ya görüşü içinde o kadar geniş bir yer tutan ik*tisadi düşünce, arkasında İlahiyat (teoloji) ve*ya siyaset felsefesinin uzun geleneklerine sa*hip değildi. Yani o güne kadarki düşünce sis*temleri içinde ayrı bir araştırma alanı olarak bir yeri yoktu. Aristo ekonomilerden söz eder*ken hane tiplerinden, yani sosyal yapı içindeki birimlerden söz ediyordu. Kilise babalarının eserlerinde iktisadi düşünceler kötülük ve er*dem üzerine yazılan metinlere gömülüydü. Geç Orta Çağların kendine yeterli, dolaysız tü*ketim ekonomilerinde iktisadi konular üzerin*de düşünmeyi teşvik edecek fazla bir şey yok*tu. Avrupa'nın hemen her yerinde, tarımsal görevlerin organizasyonu basitti. Düşük mah*sul, nüfusu sürekli olarak tehlikeye İttiği için, siyasi denetimin uygunluğu (meşruiyeti) tartı*şılmıyordu. Hukukta, iktisadi İlişkiler görev ve hakların, güvenlik ve varolma ihtiyaçlarına yakından bağlandığı bir sosyal bağlam içinde ele alınıyordu. Kısaca, iktisadi yapıdaki temel unsurlar görünür ve elle tutulur kaldıkça, sis*temin anlaşılması bütün toplumun tasarruf un*daydı. Dolayısıyla, iktisat gibi ayrı bir araştırma anlamına ihtiyaç yoktu.
Onaltıncı ve 17. yüzyıllarda ticaretin genişle*mesiyle bütün bunlar değişti. Serbestçe dalga*lanan fiyat ve kâr sistemiyle "commercialism" şehirlerden kırsalkesime yayıldı. Yerel piyasa*ların engellerini yıkan yeni bir iletişim ağı oluş*tu. Daha fazla üretim için verilen teşvikler, uz*manlaşma ve ölçek ekonomilerinin maliyet avantaj larıyla elele verdi. Daha önceki dönem*lerde sadece uzak mesafeli ticaretin aktörü olarak tanıdığımız müteşebbis tüccarın tarım ve imalat alanlarına girmesiyle piyasalar geniş*ledi. Arzın sınırları içinde tutulan bir ekono*mi yavaş yavaş talebin özelliklerine {ve garip*liklerine) uymaya başladı. Görünmeyen işlem*lerde anonim olarak kayıtlı ferdi zevkler yeni bir güç kazandı.
Ticari bakımdan bütünleştirilen ülke ekono*milerinde tüketici tercihleri, piyasaların bü*yüklüğü, taşımacılıktaki verimlilik artışı ve ödeme araçları herhangi bir tahılın üretim miktarından daha önemli hale geldi. Uluslara*rası rekabet, parasal dalgalanmalar ve arz/ta*lep düzeylerindeki süreksizlikler ekonomiyi artık görünür ve elle tutulur olmaktan çıkarıp, genel olarak kavranılmaz bir duruma getirdi. Merkantilist dönemin 'risale yazarları' işte böyle bir ortamda zuhur etmeye başladılar. İk*tisat tarihi kitaplarında, mcrkantilistlerin ayırı*cı vasfı olarak umumiyetle onların devlet mü*dahalesinden yana oldukları gösterilir. Bu hü*küm, doğru olmakla beraber, merkantilistleri ancak 19. yüzyıl veya 20. yüzyıldan (belki) ayı*rabilir; kendilerinden önceki dönemlerden ise kesinlikle ayırmaz. Çünkü, iktisadi faaliyetin en küçük ayrıntıları bile her zaman örf ve ka*nun vasıtasıyla, toplum tarafından denetlen*mekteydi. Merkantilist diye nitelenen döne*min eserlerini ayırdeden özellik, iktisadi olgu ve ilişkilerin sosyal bağlamlarından kopanlma-sıdır. Örneğin ThomasMun,T.Kuhn'un bilim*sel araştırma yöntemini kullanarak, yeni bir 'paradigma' oluşturdu. İngiltere'nin ticari iliş*kilerini gerçek bağlamlarından soyutlayarak, onların yerine bir 'düşünsel model' kurdu. Malların gönderilmesi, senet ve faturaların el değiştirmesi, metaların değiş-tokuşu tam ve görünmeyen bir ticari akışın parçaları oldu, "özgül, kişisel ve somut"tan bağımsız hareket eden bir akış. Düşünsel analizde, İktisadi fak*törler İlk defa, kendilerini çepeçevre saran sos*yal ve siyasi engellerden açıkça ayirdedilmek-teydi. O kadar ki, Kral bile Mun'm eserlerin*de İngiltere'nin hükümdarı olmaktan çok bir gümrük vergileri mültezimi olarak görülüyor*du. Asli iktisadi İlişkileri arızî (şarta bağlı) olanlarından ayırmakla, Mun aynı zamanda mübadele sisteminin otonom (özerk) olduğu fikrini de dile getirmiş oluyordu.
Markantilist yazarların başlattığı soyutlama yöntemini Fizyokratlar devam ettirdi. İngilte*re'de merkantilizm hemen klasik iktisat tara*fından takip edilirken, Fransa'da kendilerine ekonomistler diyen ve tarımın üretkenliğini, sanayi ve ticaretin ise kısırlığını savunan bir grup düşünür ortaya çıktı. Bu görüş özellikle Ouesnay'in Ekonomik Tablo'sunda en açık ifadesini bulmaktadır. Net ürünün toplumun değişik sınıflan arasındaki dolaşımını gösteren Tablo, fizyokratİk öğretinin en olağanüstü unsurudur. Bütün dolaşım sürecini basitleştir*miş bir şema ile göstermek, bilimsel yöntemin iktisadi olgu ve ilişkilere güçlü bir biçimde uy*gulanması demektir. Mirabo, Ekonomik Tab-to'yu İnsan aklının en önemli keşiflerinden bi*ri olarak yazı ve paranın icadı ile aynı değerde telakki etti.
İngiltere'de Petty, siyasi ekonomiler ve eko*nomiyi (oeconomicks) siyasi aritmetik anla*mında kullandı (17. yüzyıl) "Poliçe" ancak bir sonraki yüzyılda yayılabildi; 1755'te Hutche-son, Ahlâkî Felsefe sistemi adlı eserinde "İkti*sat ve Siyasct"i "sivil siyasa" ile dönüşümlü kul*lanıyordu. Adam Smith 1763'teki derslerini "a-dalct, polis, gelir ve silahlara" ayırmıştı; polis kavramıyla "temizlik ve emniyet, ucuzluk ve bolluk, ticaret ve adaletler" ele alınıyordu. Hutchcson, 1742'de yayımladığı Ahlak Felse*fesine giriş adlı kitabının üçüncü bölümüne 'İktisat ve Siyasetin İlkeleri' başlığını koymuş*tu, ama bölümün iktisatla ilgili yerlerinde evli*lik ve boşanma, çocuklarla ana-babalarmın, hizmetçilerle efendilerinin İlişkilerini ele alı*yordu.
Stcuart'ın siyasal İktisatm Temelleri Üzeri*ne İnceleme (1757)'si Siyasal İktisat terimine popülerlik kazandırdı. O kadar ki Snıith, Stu-art'ın terimini "devlet adamlığı veya yasama bi*liminin bir şubesi" ve "milletlerin zenginliği*nin labiat ve kaynakları" ile uğraşan bir disip*lin olarak niteledi. Ondokuzuncu üyzyıtın baş*larına doğru, yeni disipline hemen hemen her yerde siyasal iktisat deniyordu.
İktisat düşüncesinin köşetaşı hiç şüphesiz Adam Smith'in 1776'da yayımladığı "Milletle*rin Zenginliği" adlı kitaptır. Bir iyimserlik asrı*nın kutsal kitabı olan Smith'in eserinin temel bir tezi, İkıİsadî hayatın gizli fakat mutlak bir yasayla yönetildiğidir. Bu yasaya göre, her ne kadar sadece kendi öz çıkarlarına hizmet etse*ler de, İnsanlar aynı zamanda otomatik olarak kamu yararına katkıda bulunurlar. Hatta, ka*mu yararını hiç kimse sadece kendi çıkarlarını gözeten hür insanlardan daha iyi teşvik ede*mez. Smith'in ifadesiyle "her insanın kendi şartlarını daha iyileştirmek için gösterdiği tek*düze, sabit ve kesintisiz çaba, kamu (milli) ve aynı zamanda özel servetin kendisinden kay*naklandığı ilkedir. "Ekonomik faaliyete müda*hale edilmemelidir, çünkü görünmeyen el sap*maları düzeltir ve ekonomiyi denge noktasına ulaştırır."
Smith'i böyle bir mekanik otomatik denge anlayışına götüren Neıvton oldu. İngiliz bilim adamının resmettiği kainat dev bir saatin dü*zen ve kesinliği ile işliyordu. Smİth, Ncutoncu bilimi onsekizinci yüzyıl ticari faaliyetine uyar*ladı; örneğin, tam (veya aşağı-yukan tam) re*kabete dayanan bir İş dünyasında arz ile lalep arasında hemen hemen tam bir denge gördü. Her ne kadar modern ekonomilerdeki en güç*lü unsurlar Adam Smith'in dünyasına çok az bcnziyorlarsa da, bugün İktisat (bilimi) hala Smith'in varsayımlarından birçoğuna göre yo*luna devam etmektedir (tam rekabet dünyası gibi). Newton'un çağından bugüne tabiat bi*limleri birkaç devrimden geçtiler; iktisatta böyle bir şey olmadı. Neokfasİklerin ve Kcy-nes'İn katkıları kendi içlerinde büyük yenilik*ler taşısa da, iktisat düşüncesinin özünü değiş*tirmedi.
Başa dönersek, iktisatın biçimselci tanımını (L.Robbİns'e dayanarak) şöyle yapmıştık: Kıt kaynakların sınırsız ve rakip kullanımlara tah*sis edilmesinin incelenmesi. Kıtlık (nedret) ve seçim kavramlarına dayanan bu biçimselci ta*nım, ancak piyasa toplumlarında İktisadi süre*cin anlaşılmasını sağlayabilir. Sadece piyasa toplumlarında, yani temel üretim araçlarının (toprak, emek, sermaye) birer meta haline gel*diği, kendi kurallarına göre işleyen bir piyasa mekanizmasına bağımlı toplumlarda, ekono*mik toplumun bütününden ayrışmıştır. Böyle bir ayrışma sürecinin sözkonusu olmadığı (vc/veya olmayabileceği) toplumlarda bu bi*çimselci tanım yerine asli (substantinist) ta*nımlar kullanılmak zorundadır.
Enderlik kavramının arkasındaki varsayım şudur: İnsanların maddi istekleri sınırsızdır. Milletlerarası sosyal bilimler Ansiklopedisine göre "dünya nüfusunun ezici çoğunluğu, mev*cut seviyeye bakmayarak, elde olandan her za*man biraz daha fazla (çoğunlukla, çok daha fazla) gelir ve tüketim arzu eder. Bu genelle*menin İki istisnası vardır: Zahİdler (ki mo*dern toplumlarda çok az görülen bir cinstir bu) ve dünya nüfusunun sözün gelişi, restoran mönülerinin fiyat sütununa hiçbir zaman bak*mayacak kadar zengin olan küçük bir bölü*mü."
Bir sosyal bilim olarak (biçimsel) İktisat in*sanların ne istemeleri gerektiğini değil, ne İste*diklerini inceler. Birinci soru daha ziyade ahla*kın, estetiğin veya dinin alanına girer. Gene de, profesyonel iktisatçıların yazdıklarının ço*ğu, açık veya örtülü olarak, iktisadi faaliyetin gayeleri hakkında varsayımlar yapmaktadır. Bu tür yazılar dar anlamıyla iktisat bilimi de*ğil, iktisadi felsefe alarak telakki edilmelidir. Çoğunlukla birincisine pozitif iktisat, ikincisi*ne normatif iktisat denmektedir. Diğer şartlar eşit iken, süt fiyatındaki bir düşüş süt tüketimi*ni arttırır demek pozitif bir İfadedir ve böyle bir ifadenin geçerliliği gözlemle sınanabilir. Sütün fiyatı düşürülmelidir demek normatif bir ifadedir. Bu ikinci ifade gözlemle cerhedî-lemez; söyleyenin kişisel veya toplumsal değer*lerine göre süt tüketiminin rakip seçcneklerden "daha iyi" veya daha önemli olduğunu ima eder. Eğer böylesi değerler geniş olarak payla-şılırsa, sosyal siyaset için uygun bir zemin oluş*turabilirler, fakat değerlerin bizzat kendileri*nin geçerliliği bilimsel doğrulama veya sına*manın Ötesinde kalır.
İktisadi faaliyetin amaçları çoğunlukla Tay*da" başlığı altında toplanmaktadır. Fayda (utİ-liıy) tüketim, üretim ve onlarca ilgili davranış*lar aracılığı ile elde edilen tüm tatminleri ku*caklayan bir inşadır. İktisadi faaliyetlerin gaye*sinin, kaynakların sınırlamalarına bağlı olarak faydayı azamiye çıkarmak olduğu ve faydanın artan mal ve hizmet tüketimiyle arttırılmış ola*cağı genel olarak varsayılmaktadır. İlke ola*rak fayda, güzel bir manzara, huzurlu çalışma şanları, sevecen arkadaşlar veya siyasi İktidar gibi gayri maddi faktörlerle de arttırılabilir. Ancak bu tür ihtiyaçlar, bir dizi sebeplen dola*yı, İktisadi analize açıkça katılmazlar -bazıları ölçüm konusu oladıklarından, bazıları da ikti*sadi faaliyeı aracılığıyla ürelilenıediklerinden-ve ayrıntıları ile ortaya konunca hemen he*men hepsi farklı insanlarca çok farklı olarak değerlendirilirler. Dahası, bazıları, onları ana*liz için daha iyi metotlara sahip olan diğer sos*yal bilimlerin alanına girmekledir.
Bİr dikta rejiminde, makismize edilecek fay*da diktatörünün, köleci bir toplumda ise küle sahiplerinin. Hür toplumlarda ise, her kişinin kendi öz faydasının peşinde koştuğu ve genel*likle bunun nasıl yapılacağının en iyi yargılana*cağı olduğu varsayılagelmişür.
Bilimin amacı ya hasbî bir anlayışa ('sercerİ' tecessüsün tatmini) veya öngörü ve kontrol için temel oluşturacak bir anlayışa ulaşmaktır. İktisatta her iki unsur mevcut ise de, ikincisi özellikle belirgindir. Sözkonusu öngörüler, bi*reylerin davranışlarından ziyade büyük sayıda*ki grupların toplu davranışlarıyla ilgilidir. Do*layısıyla, iktisadi bilgileri gözlenmiş düzenlilik*ler veya "kanunlar" halinde özetlemek müm*kün olabilmektedir. Mesela, belirli bir piyasa*da süt fiyatının %2 azalması sonucunda süt tü-keiimi %1 artıyorsa, burada "talep kanunu*nun işlediği ifade edilebilir. Yani, diğer şeyler eşit olmak şartıyla, bir malın talebi fiyalıyla
ters orantılı olarak değişir.
Biçimsel iktisatın özüne, yani kaynakların tahsisi meselesine geldiğimizde F.Knight'İn tasnifini esas alırsak bir ekonominin başlıca dört fonksiyonu vardır:
a) Hasılanın (output) bileşimini belirlemek;
b) Üretimi örgütlemek
; c) Ürünü (veya geliri) bölüştürmek
; d) Gele*ceği teminat allına almak.
Kaynakların tahsisi teorisi (mikroiktisat) ile para, gelir ve fiyat düzeyi teorisi (makroikti-saı) iktisadın özünü oluşturur. Bu öz çevremiz*de bazı uzmanlık alanları oluşturmuştur. Ma*tematiksel İktisat teorisi, matematiksel araçla*rı iktisattaki teorik sorunlara uygular. Ekono*metri geliştirilmiş istatistiksel araçları iktisat*la ampirik sorunlarına uygular. İktisadi Dü*şünce Hayatı, geçmişin Önemli iktisatçılarının eserlerini, birbirleri üzerindeki etkilerini, di*ğer disiplinlere ve dünya işlerine olan etkile*rin inceler. İktisadi tarih, iktisadi analizi geç*mişteki sorunlara uygularken, İktisadi Kalkın*ma daha az gelişmiş (sanayileşmiş) ülkelerin büyüme ve gelişme problemlerini irdeler. Bun*lara ilave olarak Endüstriyel İlişkiler (Türki*ye'de Sosyal Siyaset olarak adlandırılmıştır) çerçevesi içinde(i§çi-işvercn ilişkileri, sendika*cılık ve toplu pazarlık ve çalışma hayatının-tüm sorunları zikredilebilir. Uluslararası İkti-saı ile Kamu Maliyesi de İktisadın önemli di*ğer dallarıdır.
Muştala ÖZEL
Kaynakların alternatif kullanımlara tahsisi en basit biçimiyle bir ailede (hanede) yapıl*maktadır; iktisatm özgün anlamı da hane hal*kı yönetimiyle ilgilidir. Eski Yunan'da bu is, için kutlanılan kelime oikinomikos'dur. An*cak İleride göreceğimiz gibi, bu kelime biçim*sel değil aslî (Özsel/sabstantive) bir anlam ta*şımakladır ve İktisadın modern anlamına kar*şıttır.
Grek nomenklatürü Ortaçağ sonlarında Fransız yazarlarınca devralındı. Choyselat, 1956 yılında Discours Occonomiquc'yî yayım*ladı; bu eser temelde agronomik bir meseley*le ilgiliydi. Momchcretien de \Vattevillc Traİcıc de ruecouonıicpolilique (1615) adlı eserin*de iktisatm "poliçe" (hükümet bilimi) den ayrı düşünülmemesi gerekliğini, çünkü "servet edinme biliminin aile ve devlette ortak bİrşcy olduğunu" söylüyordu. Ne var ki, Montchereti-en uzun süre hiçbir yankı uyandırmadı. Cla-ude Dugin 130 yıl sonra Occonomiques'i yaz*dı, 1750'de Oeconomische Nachrichtcıı yayı*na başladı ve kısa bir zaman sonra Fizyokrat*lar, iktisatçılar (les economistes) olarak adlan*dırıldılar.
İtalya'da Genovesİ 'sivil iktisat', Ortes ise 'milli iktisat1 terimlerini savundularsa da pek başarı sağlayamadılar. Oysa Almanya'da milli iktisat (Nationalökonomie) terimi 19.yüzyılda büyük rağbet gördü. Bütün bunlara rağmen, modern anlamda iktisat bilimini İngilizlerin eseri saymak yanlış olmaz. Merkantilist döne*min tüccar veya hükümet yetkilileri, yazdıkla*rı kısa Takat özlü risalelerde modern iktisat dü*şüncesinin esaslarını, farkında olarak veya ol*mayarak, ortaya koydular.
Onycdinciyüzyılda oluşturulan modern dün*ya görüşü içinde o kadar geniş bir yer tutan ik*tisadi düşünce, arkasında İlahiyat (teoloji) ve*ya siyaset felsefesinin uzun geleneklerine sa*hip değildi. Yani o güne kadarki düşünce sis*temleri içinde ayrı bir araştırma alanı olarak bir yeri yoktu. Aristo ekonomilerden söz eder*ken hane tiplerinden, yani sosyal yapı içindeki birimlerden söz ediyordu. Kilise babalarının eserlerinde iktisadi düşünceler kötülük ve er*dem üzerine yazılan metinlere gömülüydü. Geç Orta Çağların kendine yeterli, dolaysız tü*ketim ekonomilerinde iktisadi konular üzerin*de düşünmeyi teşvik edecek fazla bir şey yok*tu. Avrupa'nın hemen her yerinde, tarımsal görevlerin organizasyonu basitti. Düşük mah*sul, nüfusu sürekli olarak tehlikeye İttiği için, siyasi denetimin uygunluğu (meşruiyeti) tartı*şılmıyordu. Hukukta, iktisadi İlişkiler görev ve hakların, güvenlik ve varolma ihtiyaçlarına yakından bağlandığı bir sosyal bağlam içinde ele alınıyordu. Kısaca, iktisadi yapıdaki temel unsurlar görünür ve elle tutulur kaldıkça, sis*temin anlaşılması bütün toplumun tasarruf un*daydı. Dolayısıyla, iktisat gibi ayrı bir araştırma anlamına ihtiyaç yoktu.
Onaltıncı ve 17. yüzyıllarda ticaretin genişle*mesiyle bütün bunlar değişti. Serbestçe dalga*lanan fiyat ve kâr sistemiyle "commercialism" şehirlerden kırsalkesime yayıldı. Yerel piyasa*ların engellerini yıkan yeni bir iletişim ağı oluş*tu. Daha fazla üretim için verilen teşvikler, uz*manlaşma ve ölçek ekonomilerinin maliyet avantaj larıyla elele verdi. Daha önceki dönem*lerde sadece uzak mesafeli ticaretin aktörü olarak tanıdığımız müteşebbis tüccarın tarım ve imalat alanlarına girmesiyle piyasalar geniş*ledi. Arzın sınırları içinde tutulan bir ekono*mi yavaş yavaş talebin özelliklerine {ve garip*liklerine) uymaya başladı. Görünmeyen işlem*lerde anonim olarak kayıtlı ferdi zevkler yeni bir güç kazandı.
Ticari bakımdan bütünleştirilen ülke ekono*milerinde tüketici tercihleri, piyasaların bü*yüklüğü, taşımacılıktaki verimlilik artışı ve ödeme araçları herhangi bir tahılın üretim miktarından daha önemli hale geldi. Uluslara*rası rekabet, parasal dalgalanmalar ve arz/ta*lep düzeylerindeki süreksizlikler ekonomiyi artık görünür ve elle tutulur olmaktan çıkarıp, genel olarak kavranılmaz bir duruma getirdi. Merkantilist dönemin 'risale yazarları' işte böyle bir ortamda zuhur etmeye başladılar. İk*tisat tarihi kitaplarında, mcrkantilistlerin ayırı*cı vasfı olarak umumiyetle onların devlet mü*dahalesinden yana oldukları gösterilir. Bu hü*küm, doğru olmakla beraber, merkantilistleri ancak 19. yüzyıl veya 20. yüzyıldan (belki) ayı*rabilir; kendilerinden önceki dönemlerden ise kesinlikle ayırmaz. Çünkü, iktisadi faaliyetin en küçük ayrıntıları bile her zaman örf ve ka*nun vasıtasıyla, toplum tarafından denetlen*mekteydi. Merkantilist diye nitelenen döne*min eserlerini ayırdeden özellik, iktisadi olgu ve ilişkilerin sosyal bağlamlarından kopanlma-sıdır. Örneğin ThomasMun,T.Kuhn'un bilim*sel araştırma yöntemini kullanarak, yeni bir 'paradigma' oluşturdu. İngiltere'nin ticari iliş*kilerini gerçek bağlamlarından soyutlayarak, onların yerine bir 'düşünsel model' kurdu. Malların gönderilmesi, senet ve faturaların el değiştirmesi, metaların değiş-tokuşu tam ve görünmeyen bir ticari akışın parçaları oldu, "özgül, kişisel ve somut"tan bağımsız hareket eden bir akış. Düşünsel analizde, İktisadi fak*törler İlk defa, kendilerini çepeçevre saran sos*yal ve siyasi engellerden açıkça ayirdedilmek-teydi. O kadar ki, Kral bile Mun'm eserlerin*de İngiltere'nin hükümdarı olmaktan çok bir gümrük vergileri mültezimi olarak görülüyor*du. Asli iktisadi İlişkileri arızî (şarta bağlı) olanlarından ayırmakla, Mun aynı zamanda mübadele sisteminin otonom (özerk) olduğu fikrini de dile getirmiş oluyordu.
Markantilist yazarların başlattığı soyutlama yöntemini Fizyokratlar devam ettirdi. İngilte*re'de merkantilizm hemen klasik iktisat tara*fından takip edilirken, Fransa'da kendilerine ekonomistler diyen ve tarımın üretkenliğini, sanayi ve ticaretin ise kısırlığını savunan bir grup düşünür ortaya çıktı. Bu görüş özellikle Ouesnay'in Ekonomik Tablo'sunda en açık ifadesini bulmaktadır. Net ürünün toplumun değişik sınıflan arasındaki dolaşımını gösteren Tablo, fizyokratİk öğretinin en olağanüstü unsurudur. Bütün dolaşım sürecini basitleştir*miş bir şema ile göstermek, bilimsel yöntemin iktisadi olgu ve ilişkilere güçlü bir biçimde uy*gulanması demektir. Mirabo, Ekonomik Tab-to'yu İnsan aklının en önemli keşiflerinden bi*ri olarak yazı ve paranın icadı ile aynı değerde telakki etti.
İngiltere'de Petty, siyasi ekonomiler ve eko*nomiyi (oeconomicks) siyasi aritmetik anla*mında kullandı (17. yüzyıl) "Poliçe" ancak bir sonraki yüzyılda yayılabildi; 1755'te Hutche-son, Ahlâkî Felsefe sistemi adlı eserinde "İkti*sat ve Siyasct"i "sivil siyasa" ile dönüşümlü kul*lanıyordu. Adam Smith 1763'teki derslerini "a-dalct, polis, gelir ve silahlara" ayırmıştı; polis kavramıyla "temizlik ve emniyet, ucuzluk ve bolluk, ticaret ve adaletler" ele alınıyordu. Hutchcson, 1742'de yayımladığı Ahlak Felse*fesine giriş adlı kitabının üçüncü bölümüne 'İktisat ve Siyasetin İlkeleri' başlığını koymuş*tu, ama bölümün iktisatla ilgili yerlerinde evli*lik ve boşanma, çocuklarla ana-babalarmın, hizmetçilerle efendilerinin İlişkilerini ele alı*yordu.
Stcuart'ın siyasal İktisatm Temelleri Üzeri*ne İnceleme (1757)'si Siyasal İktisat terimine popülerlik kazandırdı. O kadar ki Snıith, Stu-art'ın terimini "devlet adamlığı veya yasama bi*liminin bir şubesi" ve "milletlerin zenginliği*nin labiat ve kaynakları" ile uğraşan bir disip*lin olarak niteledi. Ondokuzuncu üyzyıtın baş*larına doğru, yeni disipline hemen hemen her yerde siyasal iktisat deniyordu.
İktisat düşüncesinin köşetaşı hiç şüphesiz Adam Smith'in 1776'da yayımladığı "Milletle*rin Zenginliği" adlı kitaptır. Bir iyimserlik asrı*nın kutsal kitabı olan Smith'in eserinin temel bir tezi, İkıİsadî hayatın gizli fakat mutlak bir yasayla yönetildiğidir. Bu yasaya göre, her ne kadar sadece kendi öz çıkarlarına hizmet etse*ler de, İnsanlar aynı zamanda otomatik olarak kamu yararına katkıda bulunurlar. Hatta, ka*mu yararını hiç kimse sadece kendi çıkarlarını gözeten hür insanlardan daha iyi teşvik ede*mez. Smith'in ifadesiyle "her insanın kendi şartlarını daha iyileştirmek için gösterdiği tek*düze, sabit ve kesintisiz çaba, kamu (milli) ve aynı zamanda özel servetin kendisinden kay*naklandığı ilkedir. "Ekonomik faaliyete müda*hale edilmemelidir, çünkü görünmeyen el sap*maları düzeltir ve ekonomiyi denge noktasına ulaştırır."
Smith'i böyle bir mekanik otomatik denge anlayışına götüren Neıvton oldu. İngiliz bilim adamının resmettiği kainat dev bir saatin dü*zen ve kesinliği ile işliyordu. Smİth, Ncutoncu bilimi onsekizinci yüzyıl ticari faaliyetine uyar*ladı; örneğin, tam (veya aşağı-yukan tam) re*kabete dayanan bir İş dünyasında arz ile lalep arasında hemen hemen tam bir denge gördü. Her ne kadar modern ekonomilerdeki en güç*lü unsurlar Adam Smith'in dünyasına çok az bcnziyorlarsa da, bugün İktisat (bilimi) hala Smith'in varsayımlarından birçoğuna göre yo*luna devam etmektedir (tam rekabet dünyası gibi). Newton'un çağından bugüne tabiat bi*limleri birkaç devrimden geçtiler; iktisatta böyle bir şey olmadı. Neokfasİklerin ve Kcy-nes'İn katkıları kendi içlerinde büyük yenilik*ler taşısa da, iktisat düşüncesinin özünü değiş*tirmedi.
Başa dönersek, iktisatın biçimselci tanımını (L.Robbİns'e dayanarak) şöyle yapmıştık: Kıt kaynakların sınırsız ve rakip kullanımlara tah*sis edilmesinin incelenmesi. Kıtlık (nedret) ve seçim kavramlarına dayanan bu biçimselci ta*nım, ancak piyasa toplumlarında İktisadi süre*cin anlaşılmasını sağlayabilir. Sadece piyasa toplumlarında, yani temel üretim araçlarının (toprak, emek, sermaye) birer meta haline gel*diği, kendi kurallarına göre işleyen bir piyasa mekanizmasına bağımlı toplumlarda, ekono*mik toplumun bütününden ayrışmıştır. Böyle bir ayrışma sürecinin sözkonusu olmadığı (vc/veya olmayabileceği) toplumlarda bu bi*çimselci tanım yerine asli (substantinist) ta*nımlar kullanılmak zorundadır.
Enderlik kavramının arkasındaki varsayım şudur: İnsanların maddi istekleri sınırsızdır. Milletlerarası sosyal bilimler Ansiklopedisine göre "dünya nüfusunun ezici çoğunluğu, mev*cut seviyeye bakmayarak, elde olandan her za*man biraz daha fazla (çoğunlukla, çok daha fazla) gelir ve tüketim arzu eder. Bu genelle*menin İki istisnası vardır: Zahİdler (ki mo*dern toplumlarda çok az görülen bir cinstir bu) ve dünya nüfusunun sözün gelişi, restoran mönülerinin fiyat sütununa hiçbir zaman bak*mayacak kadar zengin olan küçük bir bölü*mü."
Bir sosyal bilim olarak (biçimsel) İktisat in*sanların ne istemeleri gerektiğini değil, ne İste*diklerini inceler. Birinci soru daha ziyade ahla*kın, estetiğin veya dinin alanına girer. Gene de, profesyonel iktisatçıların yazdıklarının ço*ğu, açık veya örtülü olarak, iktisadi faaliyetin gayeleri hakkında varsayımlar yapmaktadır. Bu tür yazılar dar anlamıyla iktisat bilimi de*ğil, iktisadi felsefe alarak telakki edilmelidir. Çoğunlukla birincisine pozitif iktisat, ikincisi*ne normatif iktisat denmektedir. Diğer şartlar eşit iken, süt fiyatındaki bir düşüş süt tüketimi*ni arttırır demek pozitif bir İfadedir ve böyle bir ifadenin geçerliliği gözlemle sınanabilir. Sütün fiyatı düşürülmelidir demek normatif bir ifadedir. Bu ikinci ifade gözlemle cerhedî-lemez; söyleyenin kişisel veya toplumsal değer*lerine göre süt tüketiminin rakip seçcneklerden "daha iyi" veya daha önemli olduğunu ima eder. Eğer böylesi değerler geniş olarak payla-şılırsa, sosyal siyaset için uygun bir zemin oluş*turabilirler, fakat değerlerin bizzat kendileri*nin geçerliliği bilimsel doğrulama veya sına*manın Ötesinde kalır.
İktisadi faaliyetin amaçları çoğunlukla Tay*da" başlığı altında toplanmaktadır. Fayda (utİ-liıy) tüketim, üretim ve onlarca ilgili davranış*lar aracılığı ile elde edilen tüm tatminleri ku*caklayan bir inşadır. İktisadi faaliyetlerin gaye*sinin, kaynakların sınırlamalarına bağlı olarak faydayı azamiye çıkarmak olduğu ve faydanın artan mal ve hizmet tüketimiyle arttırılmış ola*cağı genel olarak varsayılmaktadır. İlke ola*rak fayda, güzel bir manzara, huzurlu çalışma şanları, sevecen arkadaşlar veya siyasi İktidar gibi gayri maddi faktörlerle de arttırılabilir. Ancak bu tür ihtiyaçlar, bir dizi sebeplen dola*yı, İktisadi analize açıkça katılmazlar -bazıları ölçüm konusu oladıklarından, bazıları da ikti*sadi faaliyeı aracılığıyla ürelilenıediklerinden-ve ayrıntıları ile ortaya konunca hemen he*men hepsi farklı insanlarca çok farklı olarak değerlendirilirler. Dahası, bazıları, onları ana*liz için daha iyi metotlara sahip olan diğer sos*yal bilimlerin alanına girmekledir.
Bİr dikta rejiminde, makismize edilecek fay*da diktatörünün, köleci bir toplumda ise küle sahiplerinin. Hür toplumlarda ise, her kişinin kendi öz faydasının peşinde koştuğu ve genel*likle bunun nasıl yapılacağının en iyi yargılana*cağı olduğu varsayılagelmişür.
Bilimin amacı ya hasbî bir anlayışa ('sercerİ' tecessüsün tatmini) veya öngörü ve kontrol için temel oluşturacak bir anlayışa ulaşmaktır. İktisatta her iki unsur mevcut ise de, ikincisi özellikle belirgindir. Sözkonusu öngörüler, bi*reylerin davranışlarından ziyade büyük sayıda*ki grupların toplu davranışlarıyla ilgilidir. Do*layısıyla, iktisadi bilgileri gözlenmiş düzenlilik*ler veya "kanunlar" halinde özetlemek müm*kün olabilmektedir. Mesela, belirli bir piyasa*da süt fiyatının %2 azalması sonucunda süt tü-keiimi %1 artıyorsa, burada "talep kanunu*nun işlediği ifade edilebilir. Yani, diğer şeyler eşit olmak şartıyla, bir malın talebi fiyalıyla
ters orantılı olarak değişir.
Biçimsel iktisatın özüne, yani kaynakların tahsisi meselesine geldiğimizde F.Knight'İn tasnifini esas alırsak bir ekonominin başlıca dört fonksiyonu vardır:
a) Hasılanın (output) bileşimini belirlemek;
b) Üretimi örgütlemek
; c) Ürünü (veya geliri) bölüştürmek
; d) Gele*ceği teminat allına almak.
Kaynakların tahsisi teorisi (mikroiktisat) ile para, gelir ve fiyat düzeyi teorisi (makroikti-saı) iktisadın özünü oluşturur. Bu öz çevremiz*de bazı uzmanlık alanları oluşturmuştur. Ma*tematiksel İktisat teorisi, matematiksel araçla*rı iktisattaki teorik sorunlara uygular. Ekono*metri geliştirilmiş istatistiksel araçları iktisat*la ampirik sorunlarına uygular. İktisadi Dü*şünce Hayatı, geçmişin Önemli iktisatçılarının eserlerini, birbirleri üzerindeki etkilerini, di*ğer disiplinlere ve dünya işlerine olan etkile*rin inceler. İktisadi tarih, iktisadi analizi geç*mişteki sorunlara uygularken, İktisadi Kalkın*ma daha az gelişmiş (sanayileşmiş) ülkelerin büyüme ve gelişme problemlerini irdeler. Bun*lara ilave olarak Endüstriyel İlişkiler (Türki*ye'de Sosyal Siyaset olarak adlandırılmıştır) çerçevesi içinde(i§çi-işvercn ilişkileri, sendika*cılık ve toplu pazarlık ve çalışma hayatının-tüm sorunları zikredilebilir. Uluslararası İkti-saı ile Kamu Maliyesi de İktisadın önemli di*ğer dallarıdır.
Muştala ÖZEL
