Hoşgeldin Misafir

Eski Türklerde din ve inanış

AFCA

AFCA

Bilen İzahını Yapar Bilmeyende Mizahını
USA Long Island
29 Eyl 2022
1,167 Mesaj

Aktiflik

Seviye

Deneyim

TIM / GÖREV:

Eski Türklerde din ve inanış​

turgepole2.jpg

Bu yazımızda asıl konuya girmeden önce eski Türklerin inanışları hakkında günümüzde yanlış bilinen bazı ara konuları ele alacağız. Çünkü bazı meseleler Türklerin inanışları ile bağdaştırılmış, bu da eski Türklerin inanışları hakkında bilgi bulanıklığına sebep olmuştur. Bu bulanıklığı durulaştırmak için ilk önce Totemcilik ve Şamanlık meselesi ile eski Türklerin din ve inanışlarını mukayese edeceğiz. Daha sonra da eski Türklerin asıl inanışlarını ele alacağız.

1-Totemcilik​

totem-ve-totemcilik1-600x400.jpg
Eski Türklerde totemciliğin yani bir nevi putçuluğun mevcut olduğu ileri sürülmüş, buna delil olarak da kurtun ata tanınması ve bu hayvana saygı duyulması gösterilmiştir. Ayrıca Reşidüddin’in “Cami’üt-tevarih” adlı eserinde 24 Oğuz boyu sıralanırken her 4 boy için bir kuş “ongun” olarak belirtilmiştir. Fakat bunlar eski Türklerde totemciliğin olduğuna dair delil olarak kabul edilemez. Çünkü totemcilik bir hayvanı ata tanımaktan ibaret değildir. Totemciliğin aynı zamanda bir inanç sistemi olarak sosyal ve hukuki kısımları da vardır.

kurt-ve-ergenekon.jpg
Türklerin Ergenekon Destanı’nda Kurt, yol gösterici bir figürdür.
Totemcilik ile eski Türk inanışları arasındaki bazı uyuşmazlıklar şöyledir:

  • Totemcilikte anaerkil hukuk yürürlükte iken Türklerde ataerkil hukuk uygulanmaktaydı.
  • Totemcilikte mülkiyet ortaklığı olduğu halde Türklerde hususi mülkiyet bulunmaktaydı.
  • Totemcilikte aynı toteme bağlı olanlar akraba sayılırken Türklerde kan akrabalığı mevcut idi.
  • Totemci boy, asalak ekonomi(avcılık ve devşirme)’ye dayalı iken Türklerde ekonomi hayvancılığa ve tarıma dayanırdı.
  • Totemci topluluklarda her boyun ata saydığı ayrı ayrı totemleri bulunurken Türklerde bütün kavmin kutlu saydığı yalnız bir hayvan bulunur.(mesela kurt gibi). Totemcilikte her boyun ayrı bir totemi olması, boyları birbirinden ayıran ve onları karşı karşıya getiren bir durumdur. Türklerde ise Kurt’a duyulan saygı onun totem olarak görüldüğünden değil, kurtun bozkırların korkulu hayvanı olması ve ayrıca kendi birliğini toplayıcı bir özelliğe sahip olmasından kaynaklanır.
  • Totemi bulunan boyların adları totemleri ile anılırken Türklerde ise her ferdin her ailenin ayrı adı vardı.
  • Totemci boylar totemlerine taptığı halde Türkler kurta tapmazlardı.
Ongun tabirine gelince, bu tabirde Moğol tesiri sezilmektedir. Çünkü orman kavmi olan Moğollar “Totem” anlayışı içinde yaşayan bir topluluk idi. “Ong” sözü Türkçe’de uğur anlamına gelse de “Ongun” kelimesi Türkçe değildir. (Ongun’un tam olarak kelime karşılığının totem olup olmadığını bilemesek de aralarında benzerlik bulunmaktadır.) Bu kelime Moğollar’dan önceki Türk dili vesikalarında geçmemektedir. Örneğin Reşidüddin’in Cami’üt-tevarih’inde Oğuz boylarının Ongun’ları sayılan kuşlar, Moğol tesirinden önceki devirlerde Oğuz boylarının listesini veren Kaşgarlı Mahmud’un eserinde bulunmamaktadır. Sadece Reşidüddin’deki damgalar aynen mevcut olup bunların da Ongun ile alakaları yoktur.
boylarveongunlar.jpg
Bu mukayese üzerine eski Türklerin inanışlarında ve kültürlerinde totemciliğin yerinin olmadığını açıkça ifade edebiliriz.

2-Şamanlık​

saman-ayini.jpg
Şaman, bir ayin sırasında
Eski Türk inancının şamanlık olduğu kanaati, 19. yüzyılın 2. yarısında Orta Asya Türkleri arasında yapılan araştırmalar sonucunda iyice yerleşmiştir. Yakutlarla Altaylılar uzun zamandan beri bu inanca bağlı görünmektedirler. Ancak buralarda dünyanın ve insanın yaratılışı ile ilgili rivayetlerden hiçbiri Türklerin kendi düşüncelerinin mahsulleri olmayıp çeşitli dinlerden kaynaklanan etkilerin birbirine karışmasından meydana çıkmış tasavvurlar örgüsüdür. Mesela rivayetlerde bahsedilen has isimlerin birkaçı hariç hepsi yabancıdır.

Orta ve Kuzey Asya topluluklarında Dini-Sihri hayatın “Şaman” etrafında merkezileştiği fakat şamanın dini faaliyetlerin hepsinde uygulayıcı olmadığı, birçok törenlere, mesela Tanrı’ya kurban sunuluşunda şamanların katılmadığı görülür. Ayrıca Dini-Sihri hayat şamanlıktan ibaret olmadığından her sihirbazın ve her şifacının şamanlıkla bağdaştırılmaması gerekir. Şamanlık kısaca “extase” yani “yüksek haz heyecanı ile insanın kendinden geçmesi hali” ile tarif edilir. Şaman, bu “extase” hali içinde ruhunun gökte veya yerde dolaşmak üzere bedeninden ayrıldığını hisseden birisidir. Bu “extase” hali esnasında kendisi ruhları hükmü altına alarak ölülerle, şeytanlarla, cin ve perilerle irtibat kurmakta başarılı olur, hastalanan kimselere şifa vermesi, ölülerin isteklerini yerine getirerek zararlarının önlenmesi, insanların dert ve isteklerini arz etmek üzere Tanrıların yanına giderek aracılık etmesi böyle mümkün olurdu. Şaman, halk kütlesinin maneviyatına nezaret etse de özelliği diğer genel dini-sihri inançların temsilcileri ölçüsünde geniş kapsamlı değildir. Mesela hastalık, ölüm, bir talihsizlik söz konusu olmadığı veya bir kurban töreninde herhangi bir “extase” tekniğinin yer almadığı hallerde Şaman’a iş düşmez.

Şamanlık, dinden ziyade bir sihir karakteri ortaya koymaktadır ve Bozkır-Türk inanç sistemi değildir. Şamanizm’i bir din olarak da göremeyiz. Türklerle bir ilgisinin bulunduğunu akla getiren bir başka şey, Türkçe din adamı anlamındaki “Kam” ile “Şaman” kelimesinin aynı olduğu iddiasıdır. Bu iddia da Şaman tabirinin bir Hind-İran dilinde keşfedilmesi ile geçerliliğini kaybetmiş bulunmaktadır.

Eski TÜRK inancı

Çağdaş Bizans tarihçisi Theophylaktos, Türklerin toprağı, suyu, ateşi ve havayı kutsal kabul etmesiyle beraber sadece yerlerin ve göklerin yaratıcısı bir Tanrı’ya taptıklarını, ona at, sığır ve koyun kurban ettiklerini, istikbali haber veren bir kahinleri(Kam) olduğunu söyler. Örnek olarak Hunlar, Göktürkler ve Uygurlar Gök-Tanrı’ya, atalara ve doğa kuvvetlerine at ve koyun kurban ederlerdi.

Anlaşılan Bozkır Türklerinin inancını 3 noktada toplamak daha iyi olacaktır:

a)Doğa Kuvvetlerine İnanma

Eski Türkler doğada bir takım gizli kuvvetlerin varlığına inanıyorlardı. Doğadaki unsurlar aynı zamanda birer ruh idiler. Bu inanışa göre de ruhlar, iyilik seven ve kötülük getiren olmak üzere iki gruba ayrılıyordu. Fiziki çevrede görülen doğa olayları ve doğal felaketlerin böyle kabul edilmesi eski Yunan ve Roma dahil bütün eski kavimlerde geneldir. Hatta hayat tarzı üzerindeki etkilerine göre bu ruhlar ve tanrılar, çeşitli topluluklarda değişik şekilde önem taşırlar.
Hunlar, Göktürkler, Tabgaçlar ve Uygurlar inanç teşebbüslerinin zamanını ayın ve yıldızların hareketleri ile kontrol ederler ve belirli mevsimlerde gerçekleştirirlerdi.

Yüksek dağlar ve pınarlar iyi ruhların makamı sayılıyordu. Bunlara Yir-Sub(Yer-Su) deniliyor ve onlara da saygı duyuluyordu. Nitekim buralarda Tanrı’ya dua ediliyor ve kurbanlar kesiliyordu. 11. yüzyılda İran’lı müellif Gerdizi de Türkeş yabgusunun memleketinde büyük bir dağ olduğunu, onların burayı “Tanrı’nın makamı” saydıklarını ve bu dağ üzerinde yemin ettiklerini söyler, ki meşhur Tanrı dağlarının da adını bu inançtan almış olması muhtemeldir. Uygurların ünlü Kutlug-Dağ efsanesindeki kayalık da millete kudret ve saadet veren ruh olarak kutsal idi. Bu sebepledir ki Türkler bu gibi yerleri “İduk” yani kutsal tanırlardı. Fakat Türklerin böyle yerleri kutsal sayması onların bu yerlere taptıklarını göstermez. Bu kutsal saydıkları yerleri Tanrı ile aralarında aracı olarak görürlerdi.

gde-nahodyatsya-zolotie-gori-altaya-foto-zolotih-gor-altaya_5.jpg
Eski Türklerde ölüm halinde yapılan yas törenlerine “yuğ” denirdi. Bu yas törenlerinde eğer ölü kırlarda ise bulunduğu çadırın etrafında at koşturulur, Saçlar kesilir, saç-baş dağıtılır, yüz, kulak bıçakla çizilerek kan akıtılır, ölenin atları, kuyrukları kesilerek kurban edilir, ayrıca yemek verilirdi.
Bizans kaynaklarına göre Türkler ateşe de saygı duyarlardı. Fakat bu durum yalnızca Batı Göktürklerde olup bunda İran-Zerdüştlüğün etkisi bulunmaktaydı. Ateşe duyulan saygı Türkler arasında yaygın değildi.

b)Atalar Kültü

Ölmüş büyüklere, atalara saygı, Ataerkil Hukuku’nun inançtaki yerini göstermektedir. Asya Hunları, Tabgaçlar ve Göktürkler çok kere kutsal mağaralar önünde atalarının ruhlarına kurban sunarlardı. Türkler, ataların hatıraları kutsal sayılıyordu. Bu hatıralara yapılan kötülüğü ise cezasız bırakmıyorlardı. Mesela Attila’nın 1. Balkan seferinin bir gerekçesi de Hun hükümdar ailesi mezarlarının Bizans’ın Margos piskoposu tarafından açılarak soyulması idi. Bir diğer benzer örnek de M.Ö. 79 yılında Wuhuan’ların Asya Hun hükümdarlarının mezarlarını yağmalaması üzerine İ-yen-t’i Şanyü’nün, 20.000 kişilik bir ordu gönderip Wuhuanları yenmesidir.

Moğol Wuhuanları ve Bizanslıların bu hırsızlık girişiminde bulunmalarındaki en önemli etken Türklerin örf ve adetidir. Çünkü Eski Türklerde ölülerin silahları, kıymetli eşyası, bazen tam teçhizatlı atları, kadınların mücevherleri ile gömülmesi durumu söz konusu idi. Böylece ölünün öteki dünyada rahat yaşayacağına inanılıyordu.

Türkler gibi atalar kültürüne sahip diğer kavimlerde bu inanç, ölen bazı kimselerin yarı tanrı sayılmasına kadar ileri gitmişken ayrıca bunlar ve diğer tanrılar için insanlar kurban edilirken Türklerde böyle bir adet görülmez. Buna benzer kayıtlar da vardır. Mesela Attila’nın defnedilmesi sırasında onu gömenlerin, mezarın yerinin bilinmemesi, gizli kalması için öldürülmesi olayı Türk Kültüründeki inanışların dışında kalan bir keyfiyettir. (Bu durum Eski Türklerin insanları kurban olarak verdiğini göstermez.) Moğol ve İndo-Germenlerde görülen bu adetin aksine Türkler ölenin yeri belli olsun diye kurgan inşa ederler, mezarların üstüne tümsek yaparlar, yerini taşlarla belirtirler hatta mezarın başına taş heykel olan balballar dikerlerdi.

balbal-1.jpg

Balbal Örnekleri
Eski Türklerin insanları kurban ettiğine dair inanılır gibi görülen bir diğer haber, Li Kuang-li adlı Çinli generalin, hem de Hunların Savaş Tanrı’sına kurban edilmesidir. (Detaylı bilgi için bkz.B.Ögel, Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi, s.108-109). Hunlara sığınmış ve kaçması Çin hükümeti tarafından tehlikeli görülen Li Kuang-li adlı bu kumandan, gizli vazifeli bir wu’nun yani yabancı rahibin Hun Şanyü’sünü teşvik etmesi ile öldürülmüştü. Fakat sonrasında suç işlediğini anlayan Şanyü, Tanrı’dan korkarak Tanrı’yı teskin etmek için bir sunak (kurban yeri) yaptırmıştı. Bu meselenin özü aslında siyasi olup, dini mahiyette insanı “kurban etme” düşüncesine dayanmıyordu.

Eski Türklerde Gök-Tanrı ve atalara kurban olarak hayvan kesilirdi. Bu hayvanın cinsi de genelde erkek olurdu. Eski Türklerde en makbul kurban olan at iskeletlerine Bozkır Türk kavimlerine ait mezarlarda rastlanır. Mesela Asya Hun İmparatorluğuna ait kurgan mezarlıklarda, Orta Avrupa’da Hun ve Avar çağı mezarlarda bol miktarda at iskeletleri bulunmuştur.

1.jpg

Tipik bir Kurgan mezarlık


c)Gök Tanrı Dini

Bozkır Türk topluluğunun asıl dini olan Gök-Tanrı dininde Tengri(Tanrı), en yüksek varlık olarak inancın merkezinde yer almıştı. Tam iktidar sahibi olan yaratıcı, aynı zamanda semavi niteliğinin bulunmasından dolayı çok kere “Gök-Tanrı” diye anılırdı.

Türklerin, Orhun Yazıtlarında yaratılış efsanesini şu cümleler ile ifade ettiğini görmekteyiz:

Üze kök-Tengri, asra yagız yer kılındıkda ikin ara kişi oglı kılınmış.
(Üstte mavi gök, altta yağız yer yaratıldığında, ikisi arasında kişi oğlu yaratılmış.)
-Kültigin Yazıtı-
Üç Orhun Abidelerinden biri olan Kültigin Yazıtı, Müzeye konulmadan önce.
Yeryüzünde her şeyi hükmü altında tutan göğün, bozkırlarda yaşayan Türkler tarafından Tanrı kabul edilmiş olması mümkündür. Fakat burada da göğün bütün dünyayı kaplaması sebebi ile herhangi bir put biçiminde olmasına imkan yoktur. Türkler Tanrı’yı maddi gökyüzünde manevi kudret olarak görürdü. Bu yüzden Tanrı, ebediliğin ve mutlak gücün yanında “bir şekle sokulamayan ve her yerde olabilen” vasfını kazanıyordu.
Tanrı tabiri, Başkurtça hariç, bütün Türk lehçelerinde ortak kelime olarak mevcuttur. Türkçenin temel kelimelerinden biridir. Milattan öncesine dair Çin yıllığı olan Shih-Chi(Şi-Ci)’de Mete Han’ın(M.Ö. 209-174) unvanları dolayısıyla zikredilen “Tanrı” kelimesi Çince’ye “T’ien” olarak geçmiştir. (Eski Türkçe’de ruh anlamına gelen “Tin” kelimesi ile bir ilişkisinin olup olmadığı bilinmiyor.) En aşağı 2500 yıllık bir geçmişe sahip bu Türkçe tabir daha sonra Moğolca’ya ve diğer bazı Asya dillerine intikal etmiştir. Eski Sümer dilinde Tanrı’ya yakın bir anlama gelen “Dingir” kelimesi ile ilişkisi henüz açıklığa kavuşmamıştır

Türkçe’de ulu varlık anlamındaki bayat(kadim, eski), açu(baba), idi(sahip), ogan(kadir, güçlü), çalap(mevla), tabirleri aslında Tanrı’nın sıfatları olmalıdır.

İbn Fadlan, Oğuzlardan birinin, haksızlığa uğradığı veya hoşlanmadığı bir işle karşılaştığı zaman başını göğe kaldırarak “Bir Tengri” diye dua ettiğini nakleder. 10. yüzyılın 2. çeyreğinde Ebu Dulaf, Oğuzlarda put bulunmadığını söyler. 13. yüzyıl Uygurları da Tanrı’nın insan veya başka bir biçimde tasvir edilemeyeceğini söylüyorlardı. Bu örneklerden Eski Türklerin inançlarında putçuluğun olmadığını anlıyoruz. Türkler, Put ve tapınaklar inşa etmiyorlardı. Eski Türklerde manevi gücün tek kaynağı Tanrı idi. Hazar başkentine Bizans’tan gönderilen Aziz Konstantin Kyrillos ile mülakatı sırasında (862 yılında) Hakan, Hristiyanların Tanrı’nın “Üçlü Kişiliğine(Teslis İnancı)” inandıkları halde kendilerinin(Türklerin) tek Tanrı’ya iman ettiklerini açıklamıştır.

Bu inancın toprakla ilgisi olmadığı için avcılık, hayvancılık yapan topluluklara mahsus olduğu, bu itibarla kökeninin Asya bozkırlarına bağlanması gerektiği genel olarak araştırmacılar arasında kabul edilmiş bir görüştür. Çoğu araştırmacıların gözünde Gök-Tanrı, bütün Türklerin ana kültü durumundadır. Bunu birkaç örnek ile ele alalım:

  • Asya Hun Şanyü’sü Mete M.Ö. 176’da Çin imparatoruna gönderdiği mektupta kendisinin Tanrı tarafından tahta çıkarıldığını, askeri zaferlerini önce Gök-Tanrı’nın inayeti sayesinde kazandığını belirtmiştir.
  • Bir diğer örnek olarak Mete Han’ın torunu Chün-Ch’en Han (Kün-Çin – M.Ö. 160-126), Çin imparatoru tarafından 133’te Mai şehrinde hazırlanan tuzaktan kurtulunca “Tanrı takdir buyurduğu için kendini koruduğunu” söylemiş, bir başarısını da “Tanrı’nın işi” olarak açıklamıştır.
  • Çin kaynakları, Göktürklerin seferlerden önce zafer için dua ettiğini belirtmiş, hakan Tardu 590’da savaşta atından inerek Tanrı’ya niyazda bulunmuştur.
Kitabelerde Tanrı Bazen “Türk Tengrisi” şekliyle o dönemlerde Milli bir Tanrı olarak görünmektedir. Örneklerde de görüldüğü üzere Türklerde hükümdarlar zor durumda Tanrıdan yardım istiyor, zaferlerin ve atlatılan musibetlerin Tanrı’nın birer lütfu olduğunu belirtiyorlardı. Göktürklerin bir “hakanlık” kurması Tanrı’nın isteği ile olmuş; Hakan, Türk Milletine Tanrı tarafından verilmiştir. Anlaşılan Eski Türk inancına göre Tanrı, Türklerin hayatı ile ilgilenen ulu bir varlık idi. Tanrı’nın Türkleri koruması ve kendilerinden başka milletlere üstün tutması, hakanların iktidarı ondan alma inancı(Kut İnancı) Türklerde milliyet ve cihan nizamı şuurunu doğurmuştur.

Hiçbir din, hiçbir zaman tek inanç ve amelden ibaret olmamış, hiçbir Tanrı’ya tek başına itaat edilmemiş ve Tanrı inancı ile beraber ikinci yan varlıklara olan inançlar da yer almıştır.(Semavi dinlerde Yaratıcı ile beraber meleklere, peygamberlere, kitaplara, azizlere de iman edilir.) Türklerde bu durumu ele alacak olursak: Hun devrinde Güneş, Ay, Yıldızlar ve Göktürkler çağında yer ve yer-su’lar böylece 2. derece kutsallar durumundadır. Ama Türklerin başta en büyük kutsalı Gök-Tanrı idi.
Türkler için, aynı zamanda ruhun ebediliğine ve bunun neticesinde ahiret hayatına, iyilik ve kötülüklere dair bir hesabın verileceğine inanılıyordu. Mesela Orhun Yazıtlarında kaydedildiği üzere Kağan ve Beyler ölünce ruhlarının bir kuş gibi göğe, Tanrı’nın yanına uçtuğunu kabul ediyorlardı. Bu yüzden eski Türkçe’de “Uçmak” kelimesi aynı zamanda İslam inancındaki “Cennet” manasına gelmektedir. (Türklerin ölünce atları ve silahları ile birlikte gömülmeleri, “bu hayvana binip Cennete gideceklerine” dair inancın bir neticesi idi.) Kötü ruhlar da yer altına gider, ki buraya da “Tamuğ” deniliyordu. Tamuğ kelimesi İslam inancındaki “Cehennem’in” karşılığıdır. Türklerin eski inançlarına göre Uçmağa giden iyi ruhlar dünyadaki akrabaları için Tanrı nezdinde şefaatte bulunuyor ve Tamu’ya giden kötü ruhlar da insanlara fenalık yapıyorlardı. Türkler kıyamet gününe de “Uluğ Gün” adını veriyordu.

kam-davulu
Kam Davulu ve Figürlerin Anlamı
Bir diğer ilginç vesika da şöyledir: Altaylıların yaratılış efsanesine göre Tanrı Kara Han, yerleri ve gökleri kişiden sonra yaratmıştır. Kişi de bu esnada yaratmak gücüne erişmek isteyince Tanrı onu ışık aleminden yer altının karanlık diyarına atmış; başka yeni bir kişi yaratmıştır. Erlik adını alan bu ilk kişi ve onun kandırdığı kötü ruhlar da düşman oldukları insanları fenalıklara sevk etmiştir. Burada diğer dinlerde de görülen Allah-Şeytan Münasebeti, şeytanın Allah’a isyanı ve sonsuz ihtirasları dolayısıyla günahkar oluşu söz konusudur.

Eski Türk din adamlarına genellikle “Kam” deniliyordu. Türk lehçelerinde de yaygın olan bu kelimeye şimdilik ilk olarak Avrupa Hunlarında(M.S. 5.yy) görüyoruz. (Asya Hunları ve bazı Türk devletlerinde hükümdarların aynı zamanda “Baş Kam” olduğuna dair herhangi bir delil bulunmamaktadır.)

Gök-Tanrı dininin ibadet şekilleri ve kamları hakkında başkaca bir şey bilinmiyor. Gök-Tanrı inancının Şamanizm ile, Kam’ların da Şamanlar ile bir tutulmaması gerekir.

Bir Sonraki Yazımızda Görüşmek Dileğiyle…

Esen kalın.





Kaynakça:

Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu – Türk Milli Kültürü – Ötüken Yayınevi – 38.Basım – 2015

Prof. Dr. Osman Turan – Türk-Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Tarihi – Ötüken Yayınevi – 25.Basım – 2016

Prof. Dr. Bahaeddin Ögel – Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi 1.cilt-2.cilt – TTK Yayınları – 2. Basım – 2015