Bir para mîklarının kullanımı karşılığında ödenen bedel veya kiraya, kullanım dolayısıy*la, şu andaki naktin kazandığı pirime faiz de*nilmektedir. İktisatçılar bu genel tamınla pek ilgilenmemişler, öıeden beri faizin niçin öden*diğini ve ödünç alanın niçin faiz ödemeye ha*zır olduğunu soragelmişlerdir. İktisatçılar ser*maye birikimini sağlamak için yeterli tasarruf*ların yapılabilmesi amacıyla faizin ödenmesi gerekliği cevabını vermişlerdir. Genelde ka*bul gördüğü şekilde sıfır faiz oranıyla da bir miktar tasarruf sağlanabilmektedir. Ama bu miktar istenmeyecek kadar küçiikıür. Pozitif faiz, gelir sahiplerinin kazandıklarının hepsini harcamaları için gerekli bir rüşvet olarak de*ğerlendirilmiştir. Bu açıklamanın önde gelen savu nallarından biri N. W. Senior harcamama*nın yaradığı ıstırabı (tatminsizliği) lelafi el-mek için faizin gerekli olduğunu iddia etmek*teydi.
Sosyalistler, faizin harcamamanın yol açtığı ıstıraba bir ödül olduğu açıklamasını alay ve küçümsemeyle karşılamışlardır. "Eğer harca-yamama acıya neden oluyorsa" diyorlardı, "Roıchilds ve öteki zenginler korkunç acılar çekiyor olmalılar." Mark'ın kendisi kapitalis*tin harcamayı arzu ettiğini, ama aynı zamanda sermayesini biriktirerek güçlü olmak da istedi*ğini iddia ediyordu. Şüphesiz faizi sadece bi*rini tasarrufun fırsat maliyeti olarak gören marjinal çözümlemeler, bu tür zorluklan orta*dan kaldırmakladır. Küçük tasarrufçuların marjinal arzı temsil ettiği durumlarda gerçek "acı" ortaya çıkmaktadır.
Sosyalistlerden gelen eleştiriler iktisatçıları tedirgin et m İştir. İlgi alanının, harcamadan za*man tercihine aktarılmasıyla aranan çözüm bulunmuş oldu. Faizin zaman tercihi teorisi, il*kin VV.SJevons ve E. Von Böhm Bawerk gibi
Avusturyalı iktisatçıların eserlerinde ortaya kondu. Bu teori daha sonra J.A. Schumpeter, I. Fİsher, F.A. Fctter, F.A. Hayekve öteki ikti*satçılar tarafından eleştirildi ve daha tutarlı hale getirildi. Böhm-Bawerk insana "Gelecek-leki isteklerinin eksik değerlenmesi perspekti-fi"ni yüklüyordu. Pek çok İnsan için gelecekte edinilebilecek şeyler yerine, şu andaki şeyler daha tercih edilir gelebiliyordu. Ama bu unsu*run varlığı, durağan toplumlar dışındaki top*lumlar için sözkonusu olan, zaman tercihi te*orisinin gerekli bir bileşeni değildir. İlerici bir toplumda faizin var olması için gereken tek şey. insanların kazandıklarının tüketimini bir süre ertelemeleri için bir rahatlık duymaları ve bu yolla gelecek gelirlerini sınırlı bir oranın üzerine çıkarabilmelcri için bir düşünce sahi*bi olmalarıdır." Bugün pek az iktisatçı zaman tercihini İnkâr etmekle birlikte bir çoğu, tasar*ruf miktarının faiz oranının bir fonksiyonu ola*rak sunulduğu faiz şemasının zaman uzunluğu süresince küçük bir esnekliğe sahip olduğunu düşünmektedir.
I936'da J.M.Keynes Likidite (nakit) tercihi*ni, faiz ödenmesini zorunlu kılan bir olgu ola*rak ele almıştır. Faiz ödenmeliydi, çünkü in*sanlar ve kurumlar parasal tasarruflarını har*cama konusunda seçeneklere sahiptiler. Key-nes faizdeki bir düşüşün daha üst düzeyde bir gelir elde etme umudunu getirdiğini düşünü*yordu. Faiz oranının düşüklüğü, biriktirme ko*nusunda bir tescil oluyor, faiz oranının her dü*şüşü sermaye hesabındaki kaybetme riskine karşılık bir tür sigorta olarak görünen getiriyi faiz oranı ile yeni faiz oranının kareleri arasın*daki fark kadar düşürüyordu.
Likidite teorisinin daha gelişmiş bir biçimi de, faizin, alternatif biriktirme biçimleri olma*sı nedeniyle minimum bir düzeyin altına düşe-meyeceğinİ, ama bu minumum düzeyin üzerin*deki herhangi bir oranın, eğer gelecekte daha yüksek oranlar beklenmiyor ve başka alanlar*daki şartlar daha olumlu geliyorsa, biriktirmemeye yol açacağını söylemektedir. Dennis Ro-berısan, haklı bir biçimde Keynes'in, denge halindeki faiz oranının hem "para tutmanın marjinal faydasını" hem de "para harcamama*nın marjinal faydasız! iğini" tatmin eden bir oran olduğunu göremediğini söylüyordu. Roy Harrod, ödünç alıcının beklemek yerine ödünç vermesini tatmin edecek gerekli bedeli veya ödünç vermeyip de likid tutması halinde ortaya çıkacak kaybı telafi edecek bedeller*den, hangisi yüksek İse onu vericiye Ödemesi gerekliğini söylemektedir. Keynes göründüğü kadarıyla ikincisinin daha yüksek olacağını varsayıyordu.
Faiz teorilerinde bütün iktisatçılar, üretken*lik veya sermayenin kazancını faizin bir belir*leyicisi olarak görmektedir. Statik ve dinamik çözümlemelerin karışımından, bir dizi prob*lem doğmaktadır. Schumpeter ve Böhm-Ba-werk fiziki üretkenliğin değil, değer-üretkenli*ğinin Önemli olduğuna işaret ediyordu, Sc-humpeter Ekonomik Gelişme 'leoıisi adlı ese*rinde, yeni teknolojik gelişmeler ve sermaye birikimi kesintisiz olarak sürdüğünde, marji*nal değer üretme ihtimalinin ortadan kalkaca*ğını söylüyordu. Risksiz bir denge ya Ua "dura*ğan düzeyde" sonuçlanan bir ortamda zaman tercihî konusunda herhangi bir neden olacağı*nı kabul etmiyordu. Bu yüzden Böhm-Ba-werk'in ısrarlı reddedişlerine rağmen, teorisi bir üretkenlik teorisiydi. F.H. Knight, Schum-peter'in "durağan düzeyini" teorik dü/.eyde im*kansız bir durum olarak kabul ediyordu. Çün*kü "Sermayenin Kullanımı Üzerinde Sınırlar yoktu." Gerçek bir durağan toplum, ekonomi dışı ve toplumsal güçlerin bir sonucu olabilir*di sadece.
Faiz konusundaki üretkenlik teorileri, hür teşebbüse dayalı bir ekonomik sistemde ödünç almaya neden olan şeyin yatırımdan beklenen birgetiri olduğu gerçeğini yansıtıyor*du. Sosyalist bir devlet ise maliyetleri farklı şe*kilde hesap edeceğinden ve farklı değer ölçü*leri olduğundan dolayı rasyonel planlamanın gelinlerini hesaba katmak durumunda İdi. Yi*ne de zaman tercihi konusunda örnekler su*nanlar, basil bir üretkenlik teorisinin hiçbir zaman yeterli olmadığını göstermekle büyük bir katkıda bulunmuş oluyorlardı. Böhm-Bawerk, Kcyncs veya Schumpeler'in
temsil elliği uç noktaları savunan İktisatçılar, giderek azalmaktadır. Deneysel düzeyde en azından etkili olan üç ayrı boyut tesbit etmek mümkün: Teknik değişimlerden umulan kâr, likidite tercihi ve planlı tasarruf. Bunlara bel-.ki zaman tercihini de eklemek mümkündür. Keynes tarafından da onaylanmış bir makale*sinde D.Mc. C. Wrneut "Sermayenin marjinal faydalılığının ortaya çıkan değisjmlervasıiasıy-la faiz oranını etkilediğini belirt iyordu. Çoğun*luğunun katılacağı sonuç şu tanımda özetlene*bilir: Faiz, etkisini tüm piyasalarda hissettir*mektedir. Özellikle de zaman tercihi (tüketim kararları), sermayenin marjinal üretkenliği (yatırım kararları) ve likidite tercihi düzeyle*rinde eşit biçimde iş görmektedir.
Faiz, ödüne, verilebilen fonların kullanımı kargılığında Ödenen bedeldir. Faiz oranı, ödünç alınan ana paranın bir yüzdesi olarak ifade edilen ve bir zaman dilimi üzerinde tat*bik edilen ödeme miktarıdır. Finansal aracı kurumlar hem borç alır, hem de ödünç verir*ler. Kârlılıkları, para ödünç almak isleyenle*rin ödeyeceği faiz İle borç verenlerin isteye*cekleri faiz arasındaki farktan kaynaklan mak*tadır. Faiz oranlan basit ya da bileşik biçimde hesaplanmaktadır. Basit faiz, her dönem için çına paraya gelir olarak eklenen miktarın yüz*de olarak İfadesidir. Bileşik faiz ise ana para ve geçmiş dönemlerden aktarılan faiz ödeme*lerinin birikmesini de faiz çerçevesine alan bir hesaplamadır. Faiz oranları sabit tutulabilir. Bu durumda borç süresi içinde oran değiş*mez. Faiz oranının değişken olması durumun*du ise borcun süresi İçinde oran değiştirilebil*mekledir.
Faiz uygulaması konusunda da ahlakî eleşti*riler yapılagelmiştir. Örneğin Marks faizi kâr ve kirayla birilklc finansal kapitaliste gelen ve doğrudan emeğin sömürülmesiıulen kaynakla*nan ;ırlık değerin bir unsuru olarak görmek*leydi. Marksİst-Leninişı rejimler düşük faiz orunları uygularlar. Bu. bankaların çalışabil*mesi ve ödemeler mekanizmasının işlemesi için gereken kadardır. Faiz alınıp verilmesi çe*şitli zamanlarda çeşitli dinler tarafından lanet*lenmiştir. Marksist itirazlar ise dinî ve ahlakî olmaktan çok toplumsal nedenlere dayanmak*tadır.
İslâm faizciliği yasaklamaktadır. Ama bu*nun faiz oranını tesbit etmeyi tamamen yasak*lamayı gerektirip gerektirmediği hususunda dinbilimscl bir tartışma devam etmektedir. Fa*izin yasaklanmasının sebeplen şunlardır: Fa*iz, servetin birkaç insanın elinde birikmesine yol açmaktadır, bu yüzden insanın diğer insan*ları düşünmesini engellemektedir. İslam, para*sal mübadeleden kazanç sağlamasına, kazan*ma kadar kayıp riski de olmadığı durumlarda izin vermemektedir. İslâm çalışılarak kazanı*lan servel ile karşılaştırıldığında faiz yoluyla kazanılan serveti bencilce bulmaktadır. Bu eleştiriler, özellikle de ikinci, garanti edilmiş düzenli faiz ödemelerini gayrı-meşru bırak*maktadır. Bu ilkeler tabii ortaklık biçimindeki yatırımları engellememektedir. Çünkü kazanç oranları değişime açıktır ve ortaklar kayıp ris*ki ile de karşı karşıyadır. Son yıllarda İslâm ül*kelerinde kâr ve zarara ortaklık şeklinde beli*ren ve giderek yaygınlaşan İslâm bankaları ve finaııs kurumları bulunmaktadır.
Faizin, özellikle enflasyon noktasında İslâm açısından yapılan değerlendirmelerinde, piya*sada kullanılan para hususu da herhalde göz*den uzak tutulmamalıdır. İslâmî hukuk kural*larının, İslâm'a göre şekillenmiş toplumlarda ve ekonomik bir hayatta gerçek anlam ve işle*vini kazanacağı açıktır. Bugün dünya üzerin*de kullanılan paraların üzerindeki değer tü*müyle soyul bir değerdir. İslâm'da ise, para*nın bizzat kendisi, madeni, üzerinde taşıdığı değer önemlidir.
İslâm, meseleye sadece "ekonomi" açısından değil, adalet, hakkaniyet, insaniyet ve Ahirct hayalı açısmdanda bakmaktadır. Bu yönüyle, varlıklı birinin muhtaç durumdaki bir insana borç para vermesi, Ahiret hayan noktasında alabildiğine Özendirilmiş olup, "karz-ı hasen" kurumunun kurulmasına da yol açmıştır. Öte yandan, bu tür muamelelerin toplumdaki kar*deşliği, tesanüt ve yardımlaşmayı artıracağı
açıktır.
İslâm faizi şiddetle yasaklamasının yamsıra, para biriktirmeyi ve atıl para bulundurmayı da hiç bir zaman tasvib etmemektedir. Para veya malın belirli ellerde birikmesini hoş gör*mediği gibi, bunların ticaret, borç, infak veya yatırım gibi çeşitli alanlarda sarfını teşvik et*mektedir. İslâm, faizi yasaklayarak, toplumda kapitalist bir sınıfın büyümesine izin vermedi*ği gibi, millî gelirin adi], insaflı ve hakkaniyete uygun bir biçimde dağılımını da sağlamakta*dır. Faiz, İslâm'a göre zengini daha zengin, fa*kiri ise daha fakiryapmakladır.
Nominal ve gerçek faiz oranları arasında bir ayrım sık sıkyapılagclmiştir. Gerçek oran, no*minal orandan beklenilen enflasyon oranının çıkarılmasıyla elde edilmektedir. Doğal faiz oranı kavramı da sık sık kullanılmaktadır. Bu, bir ekonomiyi enflasyona yol açmayacak bir dengede tutabilen faiz oranıdır.
Sosyalistler, faizin harcamamanın yol açtığı ıstıraba bir ödül olduğu açıklamasını alay ve küçümsemeyle karşılamışlardır. "Eğer harca-yamama acıya neden oluyorsa" diyorlardı, "Roıchilds ve öteki zenginler korkunç acılar çekiyor olmalılar." Mark'ın kendisi kapitalis*tin harcamayı arzu ettiğini, ama aynı zamanda sermayesini biriktirerek güçlü olmak da istedi*ğini iddia ediyordu. Şüphesiz faizi sadece bi*rini tasarrufun fırsat maliyeti olarak gören marjinal çözümlemeler, bu tür zorluklan orta*dan kaldırmakladır. Küçük tasarrufçuların marjinal arzı temsil ettiği durumlarda gerçek "acı" ortaya çıkmaktadır.
Sosyalistlerden gelen eleştiriler iktisatçıları tedirgin et m İştir. İlgi alanının, harcamadan za*man tercihine aktarılmasıyla aranan çözüm bulunmuş oldu. Faizin zaman tercihi teorisi, il*kin VV.SJevons ve E. Von Böhm Bawerk gibi
Avusturyalı iktisatçıların eserlerinde ortaya kondu. Bu teori daha sonra J.A. Schumpeter, I. Fİsher, F.A. Fctter, F.A. Hayekve öteki ikti*satçılar tarafından eleştirildi ve daha tutarlı hale getirildi. Böhm-Bawerk insana "Gelecek-leki isteklerinin eksik değerlenmesi perspekti-fi"ni yüklüyordu. Pek çok İnsan için gelecekte edinilebilecek şeyler yerine, şu andaki şeyler daha tercih edilir gelebiliyordu. Ama bu unsu*run varlığı, durağan toplumlar dışındaki top*lumlar için sözkonusu olan, zaman tercihi te*orisinin gerekli bir bileşeni değildir. İlerici bir toplumda faizin var olması için gereken tek şey. insanların kazandıklarının tüketimini bir süre ertelemeleri için bir rahatlık duymaları ve bu yolla gelecek gelirlerini sınırlı bir oranın üzerine çıkarabilmelcri için bir düşünce sahi*bi olmalarıdır." Bugün pek az iktisatçı zaman tercihini İnkâr etmekle birlikte bir çoğu, tasar*ruf miktarının faiz oranının bir fonksiyonu ola*rak sunulduğu faiz şemasının zaman uzunluğu süresince küçük bir esnekliğe sahip olduğunu düşünmektedir.
I936'da J.M.Keynes Likidite (nakit) tercihi*ni, faiz ödenmesini zorunlu kılan bir olgu ola*rak ele almıştır. Faiz ödenmeliydi, çünkü in*sanlar ve kurumlar parasal tasarruflarını har*cama konusunda seçeneklere sahiptiler. Key-nes faizdeki bir düşüşün daha üst düzeyde bir gelir elde etme umudunu getirdiğini düşünü*yordu. Faiz oranının düşüklüğü, biriktirme ko*nusunda bir tescil oluyor, faiz oranının her dü*şüşü sermaye hesabındaki kaybetme riskine karşılık bir tür sigorta olarak görünen getiriyi faiz oranı ile yeni faiz oranının kareleri arasın*daki fark kadar düşürüyordu.
Likidite teorisinin daha gelişmiş bir biçimi de, faizin, alternatif biriktirme biçimleri olma*sı nedeniyle minimum bir düzeyin altına düşe-meyeceğinİ, ama bu minumum düzeyin üzerin*deki herhangi bir oranın, eğer gelecekte daha yüksek oranlar beklenmiyor ve başka alanlar*daki şartlar daha olumlu geliyorsa, biriktirmemeye yol açacağını söylemektedir. Dennis Ro-berısan, haklı bir biçimde Keynes'in, denge halindeki faiz oranının hem "para tutmanın marjinal faydasını" hem de "para harcamama*nın marjinal faydasız! iğini" tatmin eden bir oran olduğunu göremediğini söylüyordu. Roy Harrod, ödünç alıcının beklemek yerine ödünç vermesini tatmin edecek gerekli bedeli veya ödünç vermeyip de likid tutması halinde ortaya çıkacak kaybı telafi edecek bedeller*den, hangisi yüksek İse onu vericiye Ödemesi gerekliğini söylemektedir. Keynes göründüğü kadarıyla ikincisinin daha yüksek olacağını varsayıyordu.
Faiz teorilerinde bütün iktisatçılar, üretken*lik veya sermayenin kazancını faizin bir belir*leyicisi olarak görmektedir. Statik ve dinamik çözümlemelerin karışımından, bir dizi prob*lem doğmaktadır. Schumpeter ve Böhm-Ba-werk fiziki üretkenliğin değil, değer-üretkenli*ğinin Önemli olduğuna işaret ediyordu, Sc-humpeter Ekonomik Gelişme 'leoıisi adlı ese*rinde, yeni teknolojik gelişmeler ve sermaye birikimi kesintisiz olarak sürdüğünde, marji*nal değer üretme ihtimalinin ortadan kalkaca*ğını söylüyordu. Risksiz bir denge ya Ua "dura*ğan düzeyde" sonuçlanan bir ortamda zaman tercihî konusunda herhangi bir neden olacağı*nı kabul etmiyordu. Bu yüzden Böhm-Ba-werk'in ısrarlı reddedişlerine rağmen, teorisi bir üretkenlik teorisiydi. F.H. Knight, Schum-peter'in "durağan düzeyini" teorik dü/.eyde im*kansız bir durum olarak kabul ediyordu. Çün*kü "Sermayenin Kullanımı Üzerinde Sınırlar yoktu." Gerçek bir durağan toplum, ekonomi dışı ve toplumsal güçlerin bir sonucu olabilir*di sadece.
Faiz konusundaki üretkenlik teorileri, hür teşebbüse dayalı bir ekonomik sistemde ödünç almaya neden olan şeyin yatırımdan beklenen birgetiri olduğu gerçeğini yansıtıyor*du. Sosyalist bir devlet ise maliyetleri farklı şe*kilde hesap edeceğinden ve farklı değer ölçü*leri olduğundan dolayı rasyonel planlamanın gelinlerini hesaba katmak durumunda İdi. Yi*ne de zaman tercihi konusunda örnekler su*nanlar, basil bir üretkenlik teorisinin hiçbir zaman yeterli olmadığını göstermekle büyük bir katkıda bulunmuş oluyorlardı. Böhm-Bawerk, Kcyncs veya Schumpeler'in
temsil elliği uç noktaları savunan İktisatçılar, giderek azalmaktadır. Deneysel düzeyde en azından etkili olan üç ayrı boyut tesbit etmek mümkün: Teknik değişimlerden umulan kâr, likidite tercihi ve planlı tasarruf. Bunlara bel-.ki zaman tercihini de eklemek mümkündür. Keynes tarafından da onaylanmış bir makale*sinde D.Mc. C. Wrneut "Sermayenin marjinal faydalılığının ortaya çıkan değisjmlervasıiasıy-la faiz oranını etkilediğini belirt iyordu. Çoğun*luğunun katılacağı sonuç şu tanımda özetlene*bilir: Faiz, etkisini tüm piyasalarda hissettir*mektedir. Özellikle de zaman tercihi (tüketim kararları), sermayenin marjinal üretkenliği (yatırım kararları) ve likidite tercihi düzeyle*rinde eşit biçimde iş görmektedir.
Faiz, ödüne, verilebilen fonların kullanımı kargılığında Ödenen bedeldir. Faiz oranı, ödünç alınan ana paranın bir yüzdesi olarak ifade edilen ve bir zaman dilimi üzerinde tat*bik edilen ödeme miktarıdır. Finansal aracı kurumlar hem borç alır, hem de ödünç verir*ler. Kârlılıkları, para ödünç almak isleyenle*rin ödeyeceği faiz İle borç verenlerin isteye*cekleri faiz arasındaki farktan kaynaklan mak*tadır. Faiz oranlan basit ya da bileşik biçimde hesaplanmaktadır. Basit faiz, her dönem için çına paraya gelir olarak eklenen miktarın yüz*de olarak İfadesidir. Bileşik faiz ise ana para ve geçmiş dönemlerden aktarılan faiz ödeme*lerinin birikmesini de faiz çerçevesine alan bir hesaplamadır. Faiz oranları sabit tutulabilir. Bu durumda borç süresi içinde oran değiş*mez. Faiz oranının değişken olması durumun*du ise borcun süresi İçinde oran değiştirilebil*mekledir.
Faiz uygulaması konusunda da ahlakî eleşti*riler yapılagelmiştir. Örneğin Marks faizi kâr ve kirayla birilklc finansal kapitaliste gelen ve doğrudan emeğin sömürülmesiıulen kaynakla*nan ;ırlık değerin bir unsuru olarak görmek*leydi. Marksİst-Leninişı rejimler düşük faiz orunları uygularlar. Bu. bankaların çalışabil*mesi ve ödemeler mekanizmasının işlemesi için gereken kadardır. Faiz alınıp verilmesi çe*şitli zamanlarda çeşitli dinler tarafından lanet*lenmiştir. Marksist itirazlar ise dinî ve ahlakî olmaktan çok toplumsal nedenlere dayanmak*tadır.
İslâm faizciliği yasaklamaktadır. Ama bu*nun faiz oranını tesbit etmeyi tamamen yasak*lamayı gerektirip gerektirmediği hususunda dinbilimscl bir tartışma devam etmektedir. Fa*izin yasaklanmasının sebeplen şunlardır: Fa*iz, servetin birkaç insanın elinde birikmesine yol açmaktadır, bu yüzden insanın diğer insan*ları düşünmesini engellemektedir. İslam, para*sal mübadeleden kazanç sağlamasına, kazan*ma kadar kayıp riski de olmadığı durumlarda izin vermemektedir. İslâm çalışılarak kazanı*lan servel ile karşılaştırıldığında faiz yoluyla kazanılan serveti bencilce bulmaktadır. Bu eleştiriler, özellikle de ikinci, garanti edilmiş düzenli faiz ödemelerini gayrı-meşru bırak*maktadır. Bu ilkeler tabii ortaklık biçimindeki yatırımları engellememektedir. Çünkü kazanç oranları değişime açıktır ve ortaklar kayıp ris*ki ile de karşı karşıyadır. Son yıllarda İslâm ül*kelerinde kâr ve zarara ortaklık şeklinde beli*ren ve giderek yaygınlaşan İslâm bankaları ve finaııs kurumları bulunmaktadır.
Faizin, özellikle enflasyon noktasında İslâm açısından yapılan değerlendirmelerinde, piya*sada kullanılan para hususu da herhalde göz*den uzak tutulmamalıdır. İslâmî hukuk kural*larının, İslâm'a göre şekillenmiş toplumlarda ve ekonomik bir hayatta gerçek anlam ve işle*vini kazanacağı açıktır. Bugün dünya üzerin*de kullanılan paraların üzerindeki değer tü*müyle soyul bir değerdir. İslâm'da ise, para*nın bizzat kendisi, madeni, üzerinde taşıdığı değer önemlidir.
İslâm, meseleye sadece "ekonomi" açısından değil, adalet, hakkaniyet, insaniyet ve Ahirct hayalı açısmdanda bakmaktadır. Bu yönüyle, varlıklı birinin muhtaç durumdaki bir insana borç para vermesi, Ahiret hayan noktasında alabildiğine Özendirilmiş olup, "karz-ı hasen" kurumunun kurulmasına da yol açmıştır. Öte yandan, bu tür muamelelerin toplumdaki kar*deşliği, tesanüt ve yardımlaşmayı artıracağı
açıktır.
İslâm faizi şiddetle yasaklamasının yamsıra, para biriktirmeyi ve atıl para bulundurmayı da hiç bir zaman tasvib etmemektedir. Para veya malın belirli ellerde birikmesini hoş gör*mediği gibi, bunların ticaret, borç, infak veya yatırım gibi çeşitli alanlarda sarfını teşvik et*mektedir. İslâm, faizi yasaklayarak, toplumda kapitalist bir sınıfın büyümesine izin vermedi*ği gibi, millî gelirin adi], insaflı ve hakkaniyete uygun bir biçimde dağılımını da sağlamakta*dır. Faiz, İslâm'a göre zengini daha zengin, fa*kiri ise daha fakiryapmakladır.
Nominal ve gerçek faiz oranları arasında bir ayrım sık sıkyapılagclmiştir. Gerçek oran, no*minal orandan beklenilen enflasyon oranının çıkarılmasıyla elde edilmektedir. Doğal faiz oranı kavramı da sık sık kullanılmaktadır. Bu, bir ekonomiyi enflasyona yol açmayacak bir dengede tutabilen faiz oranıdır.
