Haber
Doğruya da yalana da ihtimali bulunan ve bir hüküm ifade eden söz.
Eğer haber gerçeğe uygun ise haber-i sâdık (doğru haber), değilse haber-i kâzib (yalan haber) denilir. Doğru haber iki kısma ayrılır: 1- Haber-i mütevatir: Yalan üzerine birleşmelerini aklın imkânsız gördüğü bir topluluğun verdiği haberdir. Bu tür bir haber ile elde edilen bilgi kesindir (ilm-i yakîn). Ancak mütevatir haberin kesin bilgi sağlaması için birtakım şartlar aranır. Bun*lar: a) Haberin konusu, duyuların idrak alanı içinde olmalı, b) Haber verilen husus aklen imkânsız olmamalı, c) Haberi veren*lerin yalan üzerine birleşmeleri aklen mümkün görülmemeli ve tevatür İçin ge*rekli olan sayı rivayet zincirinin her halka*sında kesintisiz bir şekilde var olmalıdır. Buna göre baştan sona Kur'ân âyetleri ile mütevatir hadislerin manası açık ve kesin olanları inanç esaslarının tek bilgi kaynağı durumundadırlar. 2- Haber-i rasûl: Pey*gamberliği mucize ile desteklenmiş ve isbat edilmiş peygamberin verdiği fakat mütevatir olarak rivayet edilmemiş olan haberlerdir. İslâm bilginlerinin çoğunluğu (cumhur), bu çeşit haberlere genel bir isim*lendirmeyle "ahad haber" adını vermişler*dir. Hanefî bilginler ise, Hz. Peygam-ber'den bir veya iki sahabî tarafından riva-
yet edilmiş iken daha sonra şöhret bulup yaygınlaşan ve rivayet zincirinin sahabe sonrası halkalarında tevatür şartlarını taşı*yan haberleri "meşhur haber" diye isimlen*dirmişler ve bu tür haberin mütevatir ha*berden zayıf fakat ahad haberden güçlü bir bilgi (ilm-i tume'nine) sağladığını ileri sür*müşlerdir[115]. Bunlar da İtİkadî konularda bilgi kaynağı olarak kul*lanılabilir. Fakat "zan" ifade ettikleri İçin yalnız başlarına bir inanç esası oluştura*mazlar. Bu sebeple Ehl-i sünnet kelâm bilginleri mütevatiri inkârı küfür, meşhuru inkârı bid'at ve sapıklık, vahid (ahad) haberi inkârı da masıyet saymışlardır. Ancak başta Ahmed b. Hanbel olmak üzere pek çok hadisçi ve selef bilgini haber-i vahidleri itikadî konularda kesin delil olarak kullan*mışlardır. Ameli konularda ise bütün mez*hepler gerekli şartlara sahip haber-i vahidleri deli! kabul etmişler ve kapsadığı hükümlerle de amel etmişlerdir.
Habeşistan'a Hicret
Mekke döneminde zulme uğrayan bazı müslümanların Hz. Peygamber'in tavsiyesi üzerine can güvenliği ve din hürriyeti or*tamında yaşayabilmek için geçici olarak Habeşistan'a yaptıkları göç.
Müslümanlar, Kureyş müşriklerinin yo*ğun baskı, tehdit ve işkencelerine maruzılıyorlardı. Esasen, Kureyş'in hemen her olundan mü5İüman vardı. Fakat bir kısmı-Nn anne, baba gibi yakınları başta olmak ^ere bütün müşrikler onlara düşman keImişlerdi.
Peygamber'in,MüslümanlarınHz.Rahatve huzuru içinrfettiği büyük çabaya rağmen müşrikler ilan üzmeye devam etmişti. Bedenlerine , anelen işkenceler bir yana, dinî görevleri-güvenlik içinde yerine getiremiyorlardı.
Rasûl-ü Ekrem Habeş hükümdarının in-ı 'if ve adalet sahibi bir kişi olduğunu duy*uştu. Dolayısıyla, müslümanlara arka ' vacağını ümit ediyordu. Bu düşünce ile . Peygamber zulme uğrayan bu Müslümanların Habeşistan'a hicret etmele-!. W, Yüce Allah işlerde bir kolaylık verene \'^dar orada kalmalarını tavsiye etti. BÖyle-\ ilk kafilesi, peygamberliğin beşinci ına rastlamak üzere müslümanlar iki v File halinde Habeşistan'a hicret ettiler. İlk iVile ıı erkek, dört kadın olmak üzere 15 V Viden oluşuyordu. Kafilede Hz. Osman veVıeyr, Abdullah b. Mes'ud, Abdurrahman £ Avf, Osman b. Maz'un, Ebû Seleme ve Ümmü Seleme bulunmaktaydı. Bunlar ayında Mekke'den gizlice çıkıp Kızıl-"hiz sahiline vardılar ve ücret karşılığı bir miyle Habeşistan'a ulaştılar.
Ik gidenlerin iyi karşılandığı haberinin Imesi üzerine ikinci kafile yola koyuldu. , nlar, 13- kadın, 77 erkek olmak üzere \ ^lam go kişiydi. Başkanları Cafer b. Ebî ip idi.
iabeşistan'a göç eden müslümanların ura kavuşacakları bir sırada, orada lenmelerinden korkan Kureyş müşrikle-Abdullah b. Ebî Rebîa ile Amr b. Âs'ıHabeş hükümdarına elçi olarak gönderdi*ler. Saray mensuplarına kıymetli hediyeler sunarak hükümdara ulaşan bu kişiler, müslümanlar hakkında asılsız iddialar ileri sürüp onları küçük düşürmeye ve sınır dışı ettirmeye çalıştılar. Tek taraflı hükümden kaçınan Habeş hükümdarı müslümanların başkanı Cafer'i de dinlemeye karar verdi. Cafer b. EbîTalip şöyle diyordu:
- "Ey hükümdar, biz cahil bir millet idik, putlara tapardık. Akrabalara küserdik, komşuluk hakkını gözetmezdik. Zayıf, kuvvetlinin esiri idi. Biz bu hal üzere iken Allah, içimizden birini Peygamber gönder*di. Soyu ve asaleti, doğruluk ve güvenilirli*ği, şeref ve namusuna düşkünlüğü hepi*mizce bilinmektedir. O bizi bir Allah'a iba*dete çağırıyor; atalarımızın tapageldikleri putları, ağaçları ve taş parçalarını terketmemizi söylüyor; bize, doğru söyle*meyi, emanete riâyeti ve akrabalık bağını korumayı, komşularla güzelce geçinmeyi, haramdan, kan dökmekten sakınmayı buyuruyor; fuhuştan, yalandan, yetim malı yemekten, namuslu kadınlara iftira etmek*ten, dili kötüye kullanmaktan menediyor. Ona inandık, getirdiği dine uyduk, Allah tarafından getirdiklerini tasdik ettik. O'nun haram dediğini haram bildik, helâl dediğini helâl tanıdık. Bundan dolayı kavmimiz bize düşman kesildi. Bize türlü türlü işkenceler yapmaya kalkıştılar. Bizi dinimizden çevirip yine putlara tapmaya zorladılar. Bize zul*mettiler... Biz de onlardan kaçarak sizin ülkenize sığındık. Sizi, güvenilir bulduk. Yanınızda zulme uğramayacağımızı, hak*sızlık görmeyeceğimizi umduk."
Bu güzel savunma karşısında şaşkına dö*nen putperest elçiler bu sefer de "Bunlar Hıristiyanlık ve İsa hakkında iyi düşünmezler..." diyerek hükümdarı tahrike çalıştılar. Bunlara cevap olarak Cafer b. Ebî Talip, Kur'ân-ı Kerîm'den şu âyeti okudu: "Mesih, Meryem oğlu İsa, ancak Allah'ın Peygam*beri ve Meryem'e bıraktığı kelimesidir. O, Allah tarafından bir ruhtur.." (en-Nisâ 4/171).
Bu açıklamaları dinleyen hükümdar, müslümanların lehinde karar verdi ve müş*rik elçiler elleri boş geri döndüler.
Müslümanlar Habeşistan'da birkaç ay kaldıktan sonra Hz. Peygamberle müşrik*ler arasında bir yumuşamanın olduğu ve bazı müşrik ileri gelenlerinin İslâm'a girdiği tarzında bir söylenti duymuşlardı. Bunun üzerine müslümanlardan 33'ü erkek, 6'sı kadın olmak üzere 39 kişi Mekke'ye geri döndü. Fakat duyulan haberin asılsız oldu*ğu anlaşılınca bunlardan bir kısmı gizlice Mekke'ye girip Medine'ye hicrete kadar sabrettiler. Bunlardan bazıları, henüz müş*rik olan yakınlarının himayesine girmeye mecburoldular.
Müslüman göçmenlerin Habeşistan'a ulaşmasından bir süre sonra hükümdarın bir oğlunun dünyaya geldiği ve bunu Cafer b. EbîTalip'in eşi Esma'nın emzirip ona süt annesi olduğu nakledilir. Yine o sıralarda çıkan bir iç savaşta müslümanların, hü*kümdarın yanında yer aldığı bilinmektedir. Hatta üstün hizmetlerinden dolayı Zübeyr b. Avvâm'a hükümdar, kıymetli bir mızrak hediye etmiştir.
Habeşistan'a göç eden müslümanların bir kısmı, 7 (629) yılına kadar orada kaldılar. Bu, yaklaşık olarak onların 15 yıl kaldıklarını göstermektedir. Bunlar arasında Hz. Ümmü Habibe'nin kocası Ubeydullah b. Cahş ile Hz. Sevde'nİn kocası Şükran irtidat ederek Hıristiyanlığa girmişlerdir. İslâm'abağlılıkta sebat göstermiş olan bu iki ha*nımı onurlandırmak üzere Hz. Peygamber onlarla evlenmiştir. Rasûlullah'ın Hz. Şevde ile evliliği Medine'ye hicretten önce, Hz. Ümmü Habibe ile evliliği ise hicretten son*ra gerçekleşmiştir.
Muhtemelen İslâm'ı kabul etmiş olan Habeş hükümdarı Ashama, İçinde oğlunun da bulunduğu bir heyeti Medine'ye gön*dermiştir ve Hz. Peygamber bunlara büyük ilgi göstermiştir. Peygamberimiz 9/ 631 yılında vefat eden Ashama için Medine'de gıyabında cenaze namazı[116] kılmıştır. Bundan başka da bazı Habeşli-ler'in ihtida ettiği sanılmaktadır. Fakat sayıları hakkında kesin bilgi yoktur.
Doğruya da yalana da ihtimali bulunan ve bir hüküm ifade eden söz.
Eğer haber gerçeğe uygun ise haber-i sâdık (doğru haber), değilse haber-i kâzib (yalan haber) denilir. Doğru haber iki kısma ayrılır: 1- Haber-i mütevatir: Yalan üzerine birleşmelerini aklın imkânsız gördüğü bir topluluğun verdiği haberdir. Bu tür bir haber ile elde edilen bilgi kesindir (ilm-i yakîn). Ancak mütevatir haberin kesin bilgi sağlaması için birtakım şartlar aranır. Bun*lar: a) Haberin konusu, duyuların idrak alanı içinde olmalı, b) Haber verilen husus aklen imkânsız olmamalı, c) Haberi veren*lerin yalan üzerine birleşmeleri aklen mümkün görülmemeli ve tevatür İçin ge*rekli olan sayı rivayet zincirinin her halka*sında kesintisiz bir şekilde var olmalıdır. Buna göre baştan sona Kur'ân âyetleri ile mütevatir hadislerin manası açık ve kesin olanları inanç esaslarının tek bilgi kaynağı durumundadırlar. 2- Haber-i rasûl: Pey*gamberliği mucize ile desteklenmiş ve isbat edilmiş peygamberin verdiği fakat mütevatir olarak rivayet edilmemiş olan haberlerdir. İslâm bilginlerinin çoğunluğu (cumhur), bu çeşit haberlere genel bir isim*lendirmeyle "ahad haber" adını vermişler*dir. Hanefî bilginler ise, Hz. Peygam-ber'den bir veya iki sahabî tarafından riva-
yet edilmiş iken daha sonra şöhret bulup yaygınlaşan ve rivayet zincirinin sahabe sonrası halkalarında tevatür şartlarını taşı*yan haberleri "meşhur haber" diye isimlen*dirmişler ve bu tür haberin mütevatir ha*berden zayıf fakat ahad haberden güçlü bir bilgi (ilm-i tume'nine) sağladığını ileri sür*müşlerdir[115]. Bunlar da İtİkadî konularda bilgi kaynağı olarak kul*lanılabilir. Fakat "zan" ifade ettikleri İçin yalnız başlarına bir inanç esası oluştura*mazlar. Bu sebeple Ehl-i sünnet kelâm bilginleri mütevatiri inkârı küfür, meşhuru inkârı bid'at ve sapıklık, vahid (ahad) haberi inkârı da masıyet saymışlardır. Ancak başta Ahmed b. Hanbel olmak üzere pek çok hadisçi ve selef bilgini haber-i vahidleri itikadî konularda kesin delil olarak kullan*mışlardır. Ameli konularda ise bütün mez*hepler gerekli şartlara sahip haber-i vahidleri deli! kabul etmişler ve kapsadığı hükümlerle de amel etmişlerdir.
Habeşistan'a Hicret
Mekke döneminde zulme uğrayan bazı müslümanların Hz. Peygamber'in tavsiyesi üzerine can güvenliği ve din hürriyeti or*tamında yaşayabilmek için geçici olarak Habeşistan'a yaptıkları göç.
Müslümanlar, Kureyş müşriklerinin yo*ğun baskı, tehdit ve işkencelerine maruzılıyorlardı. Esasen, Kureyş'in hemen her olundan mü5İüman vardı. Fakat bir kısmı-Nn anne, baba gibi yakınları başta olmak ^ere bütün müşrikler onlara düşman keImişlerdi.
Peygamber'in,MüslümanlarınHz.Rahatve huzuru içinrfettiği büyük çabaya rağmen müşrikler ilan üzmeye devam etmişti. Bedenlerine , anelen işkenceler bir yana, dinî görevleri-güvenlik içinde yerine getiremiyorlardı.
Rasûl-ü Ekrem Habeş hükümdarının in-ı 'if ve adalet sahibi bir kişi olduğunu duy*uştu. Dolayısıyla, müslümanlara arka ' vacağını ümit ediyordu. Bu düşünce ile . Peygamber zulme uğrayan bu Müslümanların Habeşistan'a hicret etmele-!. W, Yüce Allah işlerde bir kolaylık verene \'^dar orada kalmalarını tavsiye etti. BÖyle-\ ilk kafilesi, peygamberliğin beşinci ına rastlamak üzere müslümanlar iki v File halinde Habeşistan'a hicret ettiler. İlk iVile ıı erkek, dört kadın olmak üzere 15 V Viden oluşuyordu. Kafilede Hz. Osman veVıeyr, Abdullah b. Mes'ud, Abdurrahman £ Avf, Osman b. Maz'un, Ebû Seleme ve Ümmü Seleme bulunmaktaydı. Bunlar ayında Mekke'den gizlice çıkıp Kızıl-"hiz sahiline vardılar ve ücret karşılığı bir miyle Habeşistan'a ulaştılar.
Ik gidenlerin iyi karşılandığı haberinin Imesi üzerine ikinci kafile yola koyuldu. , nlar, 13- kadın, 77 erkek olmak üzere \ ^lam go kişiydi. Başkanları Cafer b. Ebî ip idi.
iabeşistan'a göç eden müslümanların ura kavuşacakları bir sırada, orada lenmelerinden korkan Kureyş müşrikle-Abdullah b. Ebî Rebîa ile Amr b. Âs'ıHabeş hükümdarına elçi olarak gönderdi*ler. Saray mensuplarına kıymetli hediyeler sunarak hükümdara ulaşan bu kişiler, müslümanlar hakkında asılsız iddialar ileri sürüp onları küçük düşürmeye ve sınır dışı ettirmeye çalıştılar. Tek taraflı hükümden kaçınan Habeş hükümdarı müslümanların başkanı Cafer'i de dinlemeye karar verdi. Cafer b. EbîTalip şöyle diyordu:
- "Ey hükümdar, biz cahil bir millet idik, putlara tapardık. Akrabalara küserdik, komşuluk hakkını gözetmezdik. Zayıf, kuvvetlinin esiri idi. Biz bu hal üzere iken Allah, içimizden birini Peygamber gönder*di. Soyu ve asaleti, doğruluk ve güvenilirli*ği, şeref ve namusuna düşkünlüğü hepi*mizce bilinmektedir. O bizi bir Allah'a iba*dete çağırıyor; atalarımızın tapageldikleri putları, ağaçları ve taş parçalarını terketmemizi söylüyor; bize, doğru söyle*meyi, emanete riâyeti ve akrabalık bağını korumayı, komşularla güzelce geçinmeyi, haramdan, kan dökmekten sakınmayı buyuruyor; fuhuştan, yalandan, yetim malı yemekten, namuslu kadınlara iftira etmek*ten, dili kötüye kullanmaktan menediyor. Ona inandık, getirdiği dine uyduk, Allah tarafından getirdiklerini tasdik ettik. O'nun haram dediğini haram bildik, helâl dediğini helâl tanıdık. Bundan dolayı kavmimiz bize düşman kesildi. Bize türlü türlü işkenceler yapmaya kalkıştılar. Bizi dinimizden çevirip yine putlara tapmaya zorladılar. Bize zul*mettiler... Biz de onlardan kaçarak sizin ülkenize sığındık. Sizi, güvenilir bulduk. Yanınızda zulme uğramayacağımızı, hak*sızlık görmeyeceğimizi umduk."
Bu güzel savunma karşısında şaşkına dö*nen putperest elçiler bu sefer de "Bunlar Hıristiyanlık ve İsa hakkında iyi düşünmezler..." diyerek hükümdarı tahrike çalıştılar. Bunlara cevap olarak Cafer b. Ebî Talip, Kur'ân-ı Kerîm'den şu âyeti okudu: "Mesih, Meryem oğlu İsa, ancak Allah'ın Peygam*beri ve Meryem'e bıraktığı kelimesidir. O, Allah tarafından bir ruhtur.." (en-Nisâ 4/171).
Bu açıklamaları dinleyen hükümdar, müslümanların lehinde karar verdi ve müş*rik elçiler elleri boş geri döndüler.
Müslümanlar Habeşistan'da birkaç ay kaldıktan sonra Hz. Peygamberle müşrik*ler arasında bir yumuşamanın olduğu ve bazı müşrik ileri gelenlerinin İslâm'a girdiği tarzında bir söylenti duymuşlardı. Bunun üzerine müslümanlardan 33'ü erkek, 6'sı kadın olmak üzere 39 kişi Mekke'ye geri döndü. Fakat duyulan haberin asılsız oldu*ğu anlaşılınca bunlardan bir kısmı gizlice Mekke'ye girip Medine'ye hicrete kadar sabrettiler. Bunlardan bazıları, henüz müş*rik olan yakınlarının himayesine girmeye mecburoldular.
Müslüman göçmenlerin Habeşistan'a ulaşmasından bir süre sonra hükümdarın bir oğlunun dünyaya geldiği ve bunu Cafer b. EbîTalip'in eşi Esma'nın emzirip ona süt annesi olduğu nakledilir. Yine o sıralarda çıkan bir iç savaşta müslümanların, hü*kümdarın yanında yer aldığı bilinmektedir. Hatta üstün hizmetlerinden dolayı Zübeyr b. Avvâm'a hükümdar, kıymetli bir mızrak hediye etmiştir.
Habeşistan'a göç eden müslümanların bir kısmı, 7 (629) yılına kadar orada kaldılar. Bu, yaklaşık olarak onların 15 yıl kaldıklarını göstermektedir. Bunlar arasında Hz. Ümmü Habibe'nin kocası Ubeydullah b. Cahş ile Hz. Sevde'nİn kocası Şükran irtidat ederek Hıristiyanlığa girmişlerdir. İslâm'abağlılıkta sebat göstermiş olan bu iki ha*nımı onurlandırmak üzere Hz. Peygamber onlarla evlenmiştir. Rasûlullah'ın Hz. Şevde ile evliliği Medine'ye hicretten önce, Hz. Ümmü Habibe ile evliliği ise hicretten son*ra gerçekleşmiştir.
Muhtemelen İslâm'ı kabul etmiş olan Habeş hükümdarı Ashama, İçinde oğlunun da bulunduğu bir heyeti Medine'ye gön*dermiştir ve Hz. Peygamber bunlara büyük ilgi göstermiştir. Peygamberimiz 9/ 631 yılında vefat eden Ashama için Medine'de gıyabında cenaze namazı[116] kılmıştır. Bundan başka da bazı Habeşli-ler'in ihtida ettiği sanılmaktadır. Fakat sayıları hakkında kesin bilgi yoktur.
