Geniş kapsamlı bir kelime olan hikmet, kullanıldığı yer ve konumlara göre farklı anlamlar ifade eder. Masdar olarak kulla*nıldığında kötülüğün engellenmesi ve iyili*ğin elde edilmesi anlamlarını içerir. Hü*küm, hükümet ve ahkam kelimeleri bu an*lamlardan türer. Ancak genel anlamının yarar ve her güzel bilgj ile salih amel oldu*ğu söylenebilir. Bu da bilgi (ilim) yanında eylem (amel)in de hikmeti meydana geti*ren temel unsurlar arasında yer aldığını göstermektedir.
Bu semantik düzlemde hikmetin birçok tanımlan yapılmıştır. En çok üzerinde du*rulan ve genel kabul gören tanım, hikme*tin sözde ve eylemde tam ve eksiksiz isa*bet olduğudur. Bir konuya ilişkin önb sü*rülen görüş veya söz, kapsamında olan gerçeğe tam bir uygunluk gösteriyorsa bu söz hikmetli söz olur. Ancak bu sözün ey*lem (amel) ile de doğrulanması gerekir. Çünkü teorik İle pratik birebir tekabül et*medikçe hikmetin elde edilmesi veya teza*hürü mümkün olmaz. Şu halde hikmet, epistemolojiye bağlı olarak ahlakla da doğrudan ilişkilidir. Buna dayanan İslam bilginleri, hikmetin Öncesinde gerçeklik kadar bilgili olursa olsun hakim (hikmet bilgisi, sonucunda hayırlı amel var demiş- sahibi) olamaz. Ama fıkıhtan başka bilgi*lerdir, si olmayan da bakîm değildir. Fıkıh, hik-Bu tanım ikinci bir tanıma temel teşkil met temeline dayalı dinamik ve kesintisiz eder. O da hikmeti doğrudan bilgi ve ey- bir bilgilenme ve eyleme geçme çabası-lem olarak gören tanımdır. Eylemi müm- dır.
kün kılan bilgi olduğuna, yani ahlakın Mutezile bilginlerinden İbrahim en-Ne-meşru temeli doğru ve kesin bilgi olduğu- hai'ye göre hikmet, eşyanın anlamlarını na göre, bilgi ve eyleme birlikte sahip ol- bilmek ve marifeti kavramaktır. en-Ne-mayana hikmet sahibi (hakim) denemez, hai nedensellik temeline dayalı bîr hik-Yeterü ve doğru araştırma ve tefekküre met tanımı yapar. Duyumlanabilir dünya dayalı bilgi (tahkik-i Um) bir hükme ve do- ve varlıkların görünen, apaçık tezahurleri-Iayısıyla hikmete göre eylemi (ihkam-ı ni, niteliklerini ve amaçlarını anlamak ile amel) kaçınılmaz kılar. Çünkü muhkem varlık dünyasını oluşturan eşya ve olaylar bilgi kesinlik (yakin) muhkem eylem de arasındaki temel ilişki ve bu ilişkinin bağlı kendi amacma tam uygunluk ifade eder. olduğuyasalanöğrenmekhikmettir.Eyle-Burada deneysel-pratik değeri olan bilgi, min Ön plana çıkmadığı, fakat bilgi ve kav-hikmetin sadece bir bölümü durumunda- rayısın (Um vtfehm) temel alındığı bu ta*dır. Bilgiyi destekleyen irade, hikmete nımda teorik çaba nedensellik bağlamın-bağlı olarak ve tam bir uygunluk içinde ey- da hikmetin önkoşulu durumundadır, lem şeklinde tezahür eder, fiile dönüşür. Kuşkusuz bu tanım yine Zeyd İbn Esle-Klasik İslâm yazarlarından Mücahid, me'nin teorik ve pratik aklı ön plana çıka-hikmetİ bilgi ve fıkıh olarak tanımlamış- ran tanımına yakındır. Ona göre hikmet tır. İki terimin semantiğine bakıldığında, Allah'ın emri (işi) konusunda akli çaba-aralarmda Özdeşliklere varan anlam ben- dır (Aktifi emrillah). Şüreyk'e göre ise hik-zerlikleri görülebilir. Bİr şeyin iç gerçeği, met doğrudan fehm'dir. Bir şeyin suret-i aslı, sırrı olan fıkıh, hikmet gibi derin kav- akliyesi'ni kavramak olan fehm, eğer bîr rayış salt bilgi ve yararlı eylem demektir, kimsede yoksa ona hakim denemez. Kısaca fıkıh bir şeyin derinliklerinde saklı Hikmet'i sadece "icad" şeklinde tanımla-duran niyet ve amaçları bilmektir. Fıkhın yanlar da var. Allah'ın hikmetini ifade et-bu değerli çaba harcanmayı gerekli kılan mekte olan bu tanım, hikmetin birbiriyle anlamı, Peygamber (s.)'ın bir hadisinde çeşitli varlık mertebeleri şeklinde bağlı "Allah, kendisine hayır dilediği kimseyi olan ilahi sünneti (sünnetullah) kavrama-dinde fakih kılar" şeklinde vurgulanmış- yi öngörür. Çünkü hikmetin bütün sırları tır. Buna göre kavram olarak da fıkıh, di- bu varlık dünyasının bağlı olduğu düzenin nin gerçek ve nihai hedeflerini kavramak içindedir. Bu tanım yalnızca kozmik ve fi-demektir. Kİşi bu çaba sayesinde kendi le- zik gerçekliği değil, ancak bunlarla birlik-hinde ve aleyhinde olan hükümleri, huku- te zihnî, toplumsal ve insani gerçekliği de ki sorumluluk ve görevlerini, şahsıyla İlgi- içerir. Bu balamdan sünnet-i muhkeme li yarar ve zararları öğrenir, bu yönde ade- deyimine bağlı olarak hak düzen, hak şeri-ta meleke (yeti) kazanır. Bu da gösteriyor at, hak din ve bunlara tabi olmayı öngö-ki, eğer kişinin fıkhetme gücü yoksa, ne ren her yöntem, yol ve gidiş tarzı hikmettir. Yine bu tanıma göre hikmetin bir an*lamı da sebeptir. Şu halde insanlarda se*bep vesile olma özelliği bulunduğundan bu hikmeti var eden (icad) AUah, dilediği insanlarabundan bir pay bağışlamıştır. İn*san sadece sebep olabilir, mucid, varedici ve yaratıcı olamaz.
Hikmetin adaletle yafan ilişkisini kuran bir tanım da eşyayı gerçek yerine koymayı ve her şeyi kendi gerçek mertebesinde ko-numlandırmayı öngörür. îlahi sıfatlan ve külli (tümel) hikmeti temel alan bu ta*nım, yaratıcı ve herşeyi yerli yerine koyu*cu fikrine dayandığından hikmeti adaletle eşanlamlı kılar. Ahlak felsefesinde iki aşı*rı uç arasında orta-yolu savunanlar hikme*tin bu pratik tanımına dayanırlar. Ahlak felsefesi bağlanımda güzel fiiller veya yetirilebilen güç oranında siyasette Yaratıcı Varlık olan Allah'a boyun eğme*yi öngören tanımlar, kişiyi bilgisizlik, zu*lüm, cimrilik ve tefessüh (bozulma ve yoz*laşmadan arındıran eylemlerle hikmet arasında dolaysız bağ görür.
Fahreddin Razi, hikmeti AUah'm ahlakı ile ahlaklanmak olarak tanımlar. Bunun yanında hikmeti Allah'ın emrinde tefek*kür, Allah'a itaat, fıkıh, din, nur, neden*selliğe dayanmayan işaret, ilm-İ ledünni, ilham veya bunların hepsi olarak tanımla*yanlar da vardır. Yine Razi'nİn doğruladı*ğı Mukatil'in hikmeti Kur'an-ı Kerim'e göre ele alış tarzı var ki, o da dört bölüm*den oluşur:
1- Kur* anî hükümler ve öğüt*ler anlamında hikmet: "Allah'ın ayetleri*ni oyun (konusu) edinmeyin, Allah'ın size verdiği nimeti ve size öğüt olsun diye in*dirdiği Kitab'ı ve Hikmet'i anın." (Baka*ra: 231)
2- Derin kavrayış ve bilgi (Um) anlamında hikmet: "Andolsun, biz Lok-man'a 'Allah'a şükret diye hikmet verdik (Lokman, 12);
3- Nübüvvet anlamında
hikmet: "Allah sana Ki t ab-1 ve Hikmet'i indirdi ve sana bilmediklerini öğretti. (Ni*sa, 113). Bu, İmam Safı'nin sünneti hik*metle eşdeğer kabul eden görüşünü doğ*rular;
4- Zengin sırlarla dolu Kur1 an anla*mında hikmet: "Rabbinin yoluna hikmet*le ve güzel öğütle çağır." (Nahİ, 125).Fah-ruddin Razi bu dört hikmetin de ilim de*mek olduğunu söylemektedir.
Hikmet terimi genellikle felsefe terimi-ni karşılar şekilde kullanılmaktadır. Felse*fe terimini oluşturan iki kelimeden biri olan sophia, Yunanca'da "hikmet" veya "bilgelik" anlamlarına gelmektedir. Fakat sophia teriminin muhtevasının Arap*ça'da geçen 'hikmet'teriminin muhteva*sından farklı bir sonucu ifade ettiği görül*mektedir. Laertius'un bildirdiğine göre sophos terimi Thales' ten Pylhagoras'a ka*dar geçen süre içinde ve bu dönemdeki fi*lozoflar tarafından benimsenip kullanıl*mıştır. Pythagoras'ın, insanın sahip oldu*ğu imkan ve gücü gözönüne alındığında hikmet sahibi olamayacağı, ancak hikme*ti veya bilgiyi seven şeklinde tanımlanabi*leceğini ifade ettiği ileri sürülmüştür. Bu*na göre sadece Tanrılar hikmete sahiptir*ler, insanlar ise ancak belli oranda bilgile*ri elde edebilirler. Herşeyi bilenin ve hik*met sahibi olanın Tanrı olabileceği inanış ve görüşü yeni çağlarda bizzat Descartes tarafından da savunulmuştur: "...Hakikat*te yalnız ve ancak Tanrıdır ki, tam olarak hakim (bilge)dir. İnsanlar ise hakikatler hakkında az veya çok bilgi sahibi oldukla*rı ölçüde hikmet sahibidirler."
Demek oluyor ki, Batı düşünüşünde hik*mete sahip olmak, insanın imkân ve gücü*nü, insanlığın boyutlarını ve kuvvetini aşan bir durumdur. Bu anlamda hiçbir in*san sophos tanımına uygun düşmemekte*dir. Çünkü 5ophia (hikmet) bütün bilimleri ifade etmektedir ve buna karşılık sınırlı masında hikmet sahibi olmak, yani Al-
bir hayata sahip olan insanın bütün bilim- lah'ın ahlakını örnek almak öğütlenmiş-
leri kucaklaması düşünülemez. tir. Kısacası insanın maddi-manevi kişili-
Öte yandan felsefe teriminin ortak kök- ğinin gelişiminde eşya ve dünyayla kurma-
lerî olan philasophia" kelimeleri birleşik sı gereken ilişki ve bunu sağlayan bilginin
bir halde Batı dillerine geçmişken, sophia kazanılması hikmetin kapsamı içinde bu-
ve sophos kelimelerinin yaygınlık kazan- lunmaktadır.
madıkları görülmektedir. Bu İki kelime- Ali BULAÇ nin karşılıkları farklı şekillerde Batı dille- Bk. Biİgi; Felsefe. rinde ayrı kelimelerle karşılanmıştır. Me*sela Almanca'da hikmet karşılığında We~ HİLAFET issheit, hakim karşılığında Weise terimi kullanılmaktadır. Batı düşüncesinde hik*met ve hikmet sahibi olmak, genelde dini Hilafet; siyasi anlamıyla Hz. Muham-yaşantılar bağlamım, özel olarak da felse- med'den (s.) sonra din ve dünya işlerini, fenin ahlak alanını ilgilendiren yönüyle ona halef olarak yürütmek için konmuş kavranmaktadır. Nitekim felsefi bağlam- bir kurum olup bu kurumun başında bulu*da Sokrates'İn ahlaki şahsiyeti ahlakın bil- nan kişiye "Halife" denir, ge ideali olarak tanımlanır ve kabul edİ- Peygamberin ölümünün ardından asha-lir. bm mü'minlerin başında son peygambere Buna karşılık İslam düşüncesinde hik- vekaleten kimin bulunacağını görüşmele-met ve hikmet sahibi (hakim) terimleri ri ve aynı mecliste Ebu Bekir'e Resulul-Batı'dakinden kaynak, muhteva ve amaç lah'ın halifesi sıfatıyla beyat edilmesi, ar-bakımlarından farklılık taşımaktadır. Ger- dından da Mescid-i Nebevi'de toptan be-çekten gerek Kur'an'da gerek Peygam- yat, ümmetin bu konuda icmaı olarak ka-ber'İn (s.a.v) hadislerinde ve gerekse İs- bul edildi. Uzun asırlar boyunca, bu icma-lam düşünce geleneğinde hikmet ve hik- ya muhalefet eden olmadı. Hilafet, Şeh-met sahibi olmak hayatın hemen bütün ristanî'nin dediği gibi Hz-Osman'ın şeha-alanlarıyla ilişkili bir anlama kavuşturula- detİnden bu yana ümmetin en fazla kılıca rak yüceltilmiştir. Çünkü Allah hikmet sa- sarılmasına neden olan konulardan biri-hibidir, insanlara gönderdiği bilgiler de dir. Ümmet içinde siyasi çalkantıların başlı başına birer hikmettir ve her müslü- asırlar boyunca devam etmesi, Ehl-i Sün-manın hikmeti kavraması ve bizzat hik- net ve Şia arasındaki esaslı konulardan bi-met sahibi olması, varoluşunun da bir ge- rini oluşturması, "Hilafet" kavramının İs-reğidir. Onun için hikmetin kaynağı veya lam ümmeti nezdindeki önemini gösterir. temeli (başı) "Allah korkusu" şeklinde ta- Hicri XIII. yüzyılın (miladi XIX. yüzyılın nırnlandığı gibi, kendisine hikmet verilen başları) ortalarına kadar, Hilafetin en kimseye çok iyilikler verildiği (Bakara, önemli dini görevler arasında sayıldığını 269)de ifade edilmiştir. Keza hikmet müs- görüyoruz. Başta kelamalar olmak üze-lümanın kaybolmuş malı denilirken onun re, İslam uleması kurumu, "dinîn varlığı elde edilmesi de Önemle teşvik edilerek için gerekli" görüyorlardı. İbn Teymiye vurgulanmış ve ayrıca ahlaki kişiliğin oluş- bu konuda şöyle der: "İnsanların işlerini 168
üstlenmenin (velayet) dinin en büyük ge*rekleri arasında olduğu bilinmelidir. Hat*ta dinin varlığı ancak onunla kaimdir." İmam (halife) tayininin gerekliliğine deği*nen Ebu Ya'la el-Ferra, İmam Ahmed'-den şunu nakleder: "Fitne, insanların işi*ni yürütecek bir İmamın olmamasıdır." Kelam ulemasından Taftazani de: "Müs*lümanlar için bir imama (siyasi lidere) mutlak surette ihtiyaç vardır. Müslüman halkla ilgili dini hükümlerin infazı, cezala*rın tatbiki, düşmanlara karşı ülke sınırları*nın korunması, müslümanlardan ordu teş*kil edümesi(...) gibi önemli hususlar İmam sayesinde icra edilebilir" der.
XIX. yüzyıldan itibaren, Hilafet konusu değişik açılardan tartışılmaya başlandı. Oryantalistlerin başı çektiği yeni tartışma mahfillerinde, Hilafeti basite indirgeyen*lerin en güçlü dayanakları, Kur' an' da sün*netle hilafetin açıkça emredildtği naslann bulunmayışıydı. Hilafetin kaldırıldığı T,B.M.M.'de konuşan Usul-u Fıkıh bilgi*ni Seyyİd Bey* de kendisi için en sağlam tu*tanak olarak bunu bulmuştu. Seyyid Bey5 e göre, tırnak kesmek ve sakal bırak*mak gibi fer'î bir konuda hadisler bulun*duğuna göre, önemli olduğu iddia edilen HÜafeti açıkça emreden hadisler niçin yoktur?
Hanbeli mezhebinin imamı Ahmed b. Hanbel, Hz. Ali'den şunu rivayet ediyor: "Peygamber'in imamet konusunda bize bir emri olmadı, bizim görüş ve kanaati-mizdi sadece." Hz.Ali'nin bu sözü kelam ulemasının: "Hilafet ashabın icmaı iledir" şeklindeki nakillerini teyit etmektedir. Abdülkadir Udeh, Hilafet'in farz oluşu*na delil olarak kabul ettiği noktalan şöyle özetler:
1-İmamet (Hilafet) fiili bir sün*nettir
2- Müslümanların, bilhassa asha*bın icmaı olan bir konudur;
3- Dinî görev-
lerin çoğu, Halifenin varlığına bağlıdır;
4-Bu, Kur'an ve Sünnet'in bir emridir;
5-Hadis, üç kişinin bile aralarında emir seç*melerini emretmiştir, o halde bu emir müslümanlann geneli için öncelikle soz-konusu olmalıdır.
Hilafet, ne saltanat, ne de cumhuriyet idaresidir. Halifenin mutlak tasarruf hak*kı yoktur; sadece ümmeti temsil etme du*rumundadır. Halifeyi, Kur* an ve Sünnet hükümleri belirli konularda şuurlarken; meydana gelebilecek, bu iki kaynakta de*ğinilmeyen olaylar için de Halife 'şura* ile hareket etmek zorundadır. Hilafet siste*minin adil bir yapıda olması için Halife, Şura mekanizmasını çağın şartlarına göre işletmekle yükümlüdür. Şuranın bulun-masındaki açık emirlere rağmen, yine de Hilafet sistemi için, çoğunluğa dayalı bir sistem denemez. Şuranın ancak hakkında nass olmayan olmayan konuları ele alma*sı, kararların hiçbir nassa ters düşmemesi ilkesi, "çoğunluğun idaresi" şeklindeki bir sisteme benzerliğini zorlaştırmaktadır. Kimi ulemanın Şûra kararlarını sadece Halifenin ufkunu genişletme noktasında gördüklerini de dikkate alırsak, Hilafetin krallık sistemi olmadığı gibi, çoğunulğun idaresi olan bir Cumhuriyet de olmadığı ortaya çıkar.
Hilafet sisteminin genel yapısını, dinin muhafazası, şura, adalet, halifenin aynı anda Allah' in ve ümmetin önünde sorum*luluğunun varlığı ilkesi oluşturur.
Halifenin nasıl göreve geleceği konusun*da iki görüş vardır:
1- Ümmetin başında bulunacak kimse, mucize veya nassla be*lirlenmelidir. Hilafette dinilik vasfını, ay*nı zamanda siyasi de olma vasfının çok üs*tünde gören îmamiyye'nin bu görüşüne göre, ümmetin başındaki Halifeye (İma-miye'nin literatüründe, İmama) hiçbir
katkısı olamaz.
2- Ehl-i halt ve'I-akd'in beyatı veya istihlaf (velihad veya belli şa*hıslan mevcut halifenin tayin etmesi). Bu Ehl-i sünnetin benimsediği görüştür.
Üçüncü bir şık olarak da "darbeler", ker*hen de olsa, ümmetin huzuru dikkate alı*narak, ulema tarafından şer'î sayılmıştır. Ancak Hilâfet'i darbe yoluyla eline geçi*renler, "Halife"de bulunması zorunlu olan asgari şartları haiz olmalıdırlar. Ör*neğin, küfrü açık olan birinin hiçbir şartta m üs I umanların başında bulunması kabul edilemez.
Ehl-i hail ve'I-akd'in beyatıyla göreve gelmenin ilk örneği Hz.Ebu Bekir'in hali*fe oluşudur. Hz.Ebu Bekir'in Hz.Ömer'i kendisinden sonraki halife adayı olarak belirlemesi ve Hz. Ömer'in bu yolla Hali*fe olması, halef göstermenin meşruluğu*na delil gösterilmektedir. Daha sonra Emevîler ve Abbasiler döneminde (Os*manlılar da dahil) veliahd uygulamasının "istihlaf' olup olmadığı konusu ihtilaflı*dır. Hz,Ebu Bekir'in Hz.Ömer'i ashabla istişare ederek yerine bıraktığım, yine de Hz. Ömer'in ümmetin tasvibini aldığnı söyleyenlere göre, veliahd uygulaması zo*raki kabul görmüştür. İbn-İ Haldun ise ve*lihad sistemini getirenlerin, bulundukları şartların gözönüne alınarak kınanmama*ları gerektiğini söyler.
Halifenin seçiminde rol alacak 'ehl-i hail ve'1-akd'in niteliği ve niceliği de Hule-fa-i Raşidin dönemi uygulamaları ve fıkıh-çıların ictihadlarından çıkarılmıştır.
Siyasi düşünce konusunda yazdığı eser*lerle tanınan Ebu Ya'la el-Ferra, Hilafe*tin teklif açısından farz-ı ldfaye olduğunu ve iki grubun bu farzın tatbikinden sorum*lu olduğunu vurguluyor: Seçme görevini yapıncaya kadar içtibad ehli ve içlerinden birini seçinceye kadar kendilerinde imam
(halife) olabilecek şartlar bulunanlar. Fı*kıhta bilinen kurallardan; farz-ı kifayeler-den, herkesin terketmesi halinde genelin sorumlu olduğu hatırlanırsa, hilafetten ümmetin tamamının sorumlu olduğu orta*ya çıkar. Hz. Ebu Bekir halife seçildikten sonra yaptığı konuşmada şunları söyledi: "İnsanlar! Sizin en iyiniz olmadığım halde başınıza getirildim. İyi davramrsam bana yardıma olun; saparsam düzeltin beni Doğruluk emanet, yalan hıyanettir. İçiniz*deki güçsüz, hakkını alıncaya kadar be*nim yanımda güçlüdür. İçinizdeki güçlü de, Allah'ın izniyle hakkı ondan alıncaya kadar benîm yanımda zayıftır. Sizden kim*se cihadı terketmesin; çünkü onu terke-den bir kavmi, muhakkak Allah zillete dü*şürmüştür. Allah'a ve Rasulüne itaat etti*ğim sürece bana itaat edin. Allah'a asi olursam, bana itaatiniz gerekmez." Hila*fet kurumunda bu ilk mesaj, bir yandan onun kişiliğini ve görev anlayışım dile geti*rirken, bir yandan da, Hilafetin hangi te*mellere dayandığını ve varlık gayesini açıklamaktadır.
Hulefa-i Raşidin'den sonra Muaviye'-nin hilafete geçmesiyle birlikte, hilafetin tarihinde saltanatın egemenliği de başla*mış olur. Emevilerden toplam 14 halifeye bey* at edildi. Bu dönem fetihlerin yeni*den canlandığı, Endülüs ve Kostantini-ye'ye (İspanya ve İstanbul) kadar ordular gönderildiği bir dönem olmakla beraber, olayların da önü alınamamıştır. Ömer b. Abdülaziz gibi "beşinci" raşid halife kabul edilen birinin de bulunduğu Emevi döne*mi, aynı zamanda İslamî kavramlara Arapçıhk ruhuyla bakılmak istenen olay*ların çok olduğu bir dönemdir. Emevile-rin bu düşüncesi, hilafeti sonunda Abbasİ-lere bırakmak zorunda kalışlarının neden*lerinden biri olmuştur.
Emevilerden sonra Abbasilerin Uzun sal*tanat dönemleri başlar. Onların yüksel*me dönemi aynı zamanda, İslam'ın bili*me ve felsefeye açıldığı, binlerce eserin yazılıp tercüme edildiği bir dönemdir. İs*lam dünyası müreffeh bir bayata kavuş*muş, ardından duraklama ve çözülme dö*nemi gelmiştir. Abbasilerden de toplam 37 halifeye bey1 at edilmiştir. Hilafet, Abbasilerden sonra, 1924'teki ilgasına kadar Osmanlılarda kaldı. 29 hali*feye bey* at edilen Osmanlıların -Hilafeti de barındırdıktan sonraki- tarihi, tarihçi*ler tarafından Abbasilerin benzeri olarak kabul edilmiştir.
Hilafet müessesesi, H.41-132 (m.661-750) arası Emevilerde, h. 132-922 (m.750-1517) arası AbbasÜer-de, h.923-1342 (m.1517-1924) arası -407 yıl- Osmanlılarda kalmıştır. 23 Mart 1924 (26 Receb 1342 h.)'de T.B.M.M., 431 nolu kanunla, 1293 (h.1332) yıl de*vam eden Hilafeti kaldırmıştır. Hilafeti kaldıran 431 nolu kanunun birinci madde*si şöyledir: "Halifelik hal'edilmiştir: Hila*fet, hükümet ve cumhuriyet mana ve mef*humunda esasen mündemiç olduğundan, Hilafet makamı mülgadır." İlga kararın-dan sonra, İslam dünyasında, Hindistan başta olmak üzere, bazı kıpırdanmalar ol*muş, bir iki konferans tertiplenmişse de, sonuç alınamamıştır. Hindistan'da mil*yonlarca raüslümanın "hilafet hareketi" adı altındaki çalışmaları da, zamanla pasi-fize edilmiştir.
Bu semantik düzlemde hikmetin birçok tanımlan yapılmıştır. En çok üzerinde du*rulan ve genel kabul gören tanım, hikme*tin sözde ve eylemde tam ve eksiksiz isa*bet olduğudur. Bir konuya ilişkin önb sü*rülen görüş veya söz, kapsamında olan gerçeğe tam bir uygunluk gösteriyorsa bu söz hikmetli söz olur. Ancak bu sözün ey*lem (amel) ile de doğrulanması gerekir. Çünkü teorik İle pratik birebir tekabül et*medikçe hikmetin elde edilmesi veya teza*hürü mümkün olmaz. Şu halde hikmet, epistemolojiye bağlı olarak ahlakla da doğrudan ilişkilidir. Buna dayanan İslam bilginleri, hikmetin Öncesinde gerçeklik kadar bilgili olursa olsun hakim (hikmet bilgisi, sonucunda hayırlı amel var demiş- sahibi) olamaz. Ama fıkıhtan başka bilgi*lerdir, si olmayan da bakîm değildir. Fıkıh, hik-Bu tanım ikinci bir tanıma temel teşkil met temeline dayalı dinamik ve kesintisiz eder. O da hikmeti doğrudan bilgi ve ey- bir bilgilenme ve eyleme geçme çabası-lem olarak gören tanımdır. Eylemi müm- dır.
kün kılan bilgi olduğuna, yani ahlakın Mutezile bilginlerinden İbrahim en-Ne-meşru temeli doğru ve kesin bilgi olduğu- hai'ye göre hikmet, eşyanın anlamlarını na göre, bilgi ve eyleme birlikte sahip ol- bilmek ve marifeti kavramaktır. en-Ne-mayana hikmet sahibi (hakim) denemez, hai nedensellik temeline dayalı bîr hik-Yeterü ve doğru araştırma ve tefekküre met tanımı yapar. Duyumlanabilir dünya dayalı bilgi (tahkik-i Um) bir hükme ve do- ve varlıkların görünen, apaçık tezahurleri-Iayısıyla hikmete göre eylemi (ihkam-ı ni, niteliklerini ve amaçlarını anlamak ile amel) kaçınılmaz kılar. Çünkü muhkem varlık dünyasını oluşturan eşya ve olaylar bilgi kesinlik (yakin) muhkem eylem de arasındaki temel ilişki ve bu ilişkinin bağlı kendi amacma tam uygunluk ifade eder. olduğuyasalanöğrenmekhikmettir.Eyle-Burada deneysel-pratik değeri olan bilgi, min Ön plana çıkmadığı, fakat bilgi ve kav-hikmetin sadece bir bölümü durumunda- rayısın (Um vtfehm) temel alındığı bu ta*dır. Bilgiyi destekleyen irade, hikmete nımda teorik çaba nedensellik bağlamın-bağlı olarak ve tam bir uygunluk içinde ey- da hikmetin önkoşulu durumundadır, lem şeklinde tezahür eder, fiile dönüşür. Kuşkusuz bu tanım yine Zeyd İbn Esle-Klasik İslâm yazarlarından Mücahid, me'nin teorik ve pratik aklı ön plana çıka-hikmetİ bilgi ve fıkıh olarak tanımlamış- ran tanımına yakındır. Ona göre hikmet tır. İki terimin semantiğine bakıldığında, Allah'ın emri (işi) konusunda akli çaba-aralarmda Özdeşliklere varan anlam ben- dır (Aktifi emrillah). Şüreyk'e göre ise hik-zerlikleri görülebilir. Bİr şeyin iç gerçeği, met doğrudan fehm'dir. Bir şeyin suret-i aslı, sırrı olan fıkıh, hikmet gibi derin kav- akliyesi'ni kavramak olan fehm, eğer bîr rayış salt bilgi ve yararlı eylem demektir, kimsede yoksa ona hakim denemez. Kısaca fıkıh bir şeyin derinliklerinde saklı Hikmet'i sadece "icad" şeklinde tanımla-duran niyet ve amaçları bilmektir. Fıkhın yanlar da var. Allah'ın hikmetini ifade et-bu değerli çaba harcanmayı gerekli kılan mekte olan bu tanım, hikmetin birbiriyle anlamı, Peygamber (s.)'ın bir hadisinde çeşitli varlık mertebeleri şeklinde bağlı "Allah, kendisine hayır dilediği kimseyi olan ilahi sünneti (sünnetullah) kavrama-dinde fakih kılar" şeklinde vurgulanmış- yi öngörür. Çünkü hikmetin bütün sırları tır. Buna göre kavram olarak da fıkıh, di- bu varlık dünyasının bağlı olduğu düzenin nin gerçek ve nihai hedeflerini kavramak içindedir. Bu tanım yalnızca kozmik ve fi-demektir. Kİşi bu çaba sayesinde kendi le- zik gerçekliği değil, ancak bunlarla birlik-hinde ve aleyhinde olan hükümleri, huku- te zihnî, toplumsal ve insani gerçekliği de ki sorumluluk ve görevlerini, şahsıyla İlgi- içerir. Bu balamdan sünnet-i muhkeme li yarar ve zararları öğrenir, bu yönde ade- deyimine bağlı olarak hak düzen, hak şeri-ta meleke (yeti) kazanır. Bu da gösteriyor at, hak din ve bunlara tabi olmayı öngö-ki, eğer kişinin fıkhetme gücü yoksa, ne ren her yöntem, yol ve gidiş tarzı hikmettir. Yine bu tanıma göre hikmetin bir an*lamı da sebeptir. Şu halde insanlarda se*bep vesile olma özelliği bulunduğundan bu hikmeti var eden (icad) AUah, dilediği insanlarabundan bir pay bağışlamıştır. İn*san sadece sebep olabilir, mucid, varedici ve yaratıcı olamaz.
Hikmetin adaletle yafan ilişkisini kuran bir tanım da eşyayı gerçek yerine koymayı ve her şeyi kendi gerçek mertebesinde ko-numlandırmayı öngörür. îlahi sıfatlan ve külli (tümel) hikmeti temel alan bu ta*nım, yaratıcı ve herşeyi yerli yerine koyu*cu fikrine dayandığından hikmeti adaletle eşanlamlı kılar. Ahlak felsefesinde iki aşı*rı uç arasında orta-yolu savunanlar hikme*tin bu pratik tanımına dayanırlar. Ahlak felsefesi bağlanımda güzel fiiller veya yetirilebilen güç oranında siyasette Yaratıcı Varlık olan Allah'a boyun eğme*yi öngören tanımlar, kişiyi bilgisizlik, zu*lüm, cimrilik ve tefessüh (bozulma ve yoz*laşmadan arındıran eylemlerle hikmet arasında dolaysız bağ görür.
Fahreddin Razi, hikmeti AUah'm ahlakı ile ahlaklanmak olarak tanımlar. Bunun yanında hikmeti Allah'ın emrinde tefek*kür, Allah'a itaat, fıkıh, din, nur, neden*selliğe dayanmayan işaret, ilm-İ ledünni, ilham veya bunların hepsi olarak tanımla*yanlar da vardır. Yine Razi'nİn doğruladı*ğı Mukatil'in hikmeti Kur'an-ı Kerim'e göre ele alış tarzı var ki, o da dört bölüm*den oluşur:
1- Kur* anî hükümler ve öğüt*ler anlamında hikmet: "Allah'ın ayetleri*ni oyun (konusu) edinmeyin, Allah'ın size verdiği nimeti ve size öğüt olsun diye in*dirdiği Kitab'ı ve Hikmet'i anın." (Baka*ra: 231)
2- Derin kavrayış ve bilgi (Um) anlamında hikmet: "Andolsun, biz Lok-man'a 'Allah'a şükret diye hikmet verdik (Lokman, 12);
3- Nübüvvet anlamında
hikmet: "Allah sana Ki t ab-1 ve Hikmet'i indirdi ve sana bilmediklerini öğretti. (Ni*sa, 113). Bu, İmam Safı'nin sünneti hik*metle eşdeğer kabul eden görüşünü doğ*rular;
4- Zengin sırlarla dolu Kur1 an anla*mında hikmet: "Rabbinin yoluna hikmet*le ve güzel öğütle çağır." (Nahİ, 125).Fah-ruddin Razi bu dört hikmetin de ilim de*mek olduğunu söylemektedir.
Hikmet terimi genellikle felsefe terimi-ni karşılar şekilde kullanılmaktadır. Felse*fe terimini oluşturan iki kelimeden biri olan sophia, Yunanca'da "hikmet" veya "bilgelik" anlamlarına gelmektedir. Fakat sophia teriminin muhtevasının Arap*ça'da geçen 'hikmet'teriminin muhteva*sından farklı bir sonucu ifade ettiği görül*mektedir. Laertius'un bildirdiğine göre sophos terimi Thales' ten Pylhagoras'a ka*dar geçen süre içinde ve bu dönemdeki fi*lozoflar tarafından benimsenip kullanıl*mıştır. Pythagoras'ın, insanın sahip oldu*ğu imkan ve gücü gözönüne alındığında hikmet sahibi olamayacağı, ancak hikme*ti veya bilgiyi seven şeklinde tanımlanabi*leceğini ifade ettiği ileri sürülmüştür. Bu*na göre sadece Tanrılar hikmete sahiptir*ler, insanlar ise ancak belli oranda bilgile*ri elde edebilirler. Herşeyi bilenin ve hik*met sahibi olanın Tanrı olabileceği inanış ve görüşü yeni çağlarda bizzat Descartes tarafından da savunulmuştur: "...Hakikat*te yalnız ve ancak Tanrıdır ki, tam olarak hakim (bilge)dir. İnsanlar ise hakikatler hakkında az veya çok bilgi sahibi oldukla*rı ölçüde hikmet sahibidirler."
Demek oluyor ki, Batı düşünüşünde hik*mete sahip olmak, insanın imkân ve gücü*nü, insanlığın boyutlarını ve kuvvetini aşan bir durumdur. Bu anlamda hiçbir in*san sophos tanımına uygun düşmemekte*dir. Çünkü 5ophia (hikmet) bütün bilimleri ifade etmektedir ve buna karşılık sınırlı masında hikmet sahibi olmak, yani Al-
bir hayata sahip olan insanın bütün bilim- lah'ın ahlakını örnek almak öğütlenmiş-
leri kucaklaması düşünülemez. tir. Kısacası insanın maddi-manevi kişili-
Öte yandan felsefe teriminin ortak kök- ğinin gelişiminde eşya ve dünyayla kurma-
lerî olan philasophia" kelimeleri birleşik sı gereken ilişki ve bunu sağlayan bilginin
bir halde Batı dillerine geçmişken, sophia kazanılması hikmetin kapsamı içinde bu-
ve sophos kelimelerinin yaygınlık kazan- lunmaktadır.
madıkları görülmektedir. Bu İki kelime- Ali BULAÇ nin karşılıkları farklı şekillerde Batı dille- Bk. Biİgi; Felsefe. rinde ayrı kelimelerle karşılanmıştır. Me*sela Almanca'da hikmet karşılığında We~ HİLAFET issheit, hakim karşılığında Weise terimi kullanılmaktadır. Batı düşüncesinde hik*met ve hikmet sahibi olmak, genelde dini Hilafet; siyasi anlamıyla Hz. Muham-yaşantılar bağlamım, özel olarak da felse- med'den (s.) sonra din ve dünya işlerini, fenin ahlak alanını ilgilendiren yönüyle ona halef olarak yürütmek için konmuş kavranmaktadır. Nitekim felsefi bağlam- bir kurum olup bu kurumun başında bulu*da Sokrates'İn ahlaki şahsiyeti ahlakın bil- nan kişiye "Halife" denir, ge ideali olarak tanımlanır ve kabul edİ- Peygamberin ölümünün ardından asha-lir. bm mü'minlerin başında son peygambere Buna karşılık İslam düşüncesinde hik- vekaleten kimin bulunacağını görüşmele-met ve hikmet sahibi (hakim) terimleri ri ve aynı mecliste Ebu Bekir'e Resulul-Batı'dakinden kaynak, muhteva ve amaç lah'ın halifesi sıfatıyla beyat edilmesi, ar-bakımlarından farklılık taşımaktadır. Ger- dından da Mescid-i Nebevi'de toptan be-çekten gerek Kur'an'da gerek Peygam- yat, ümmetin bu konuda icmaı olarak ka-ber'İn (s.a.v) hadislerinde ve gerekse İs- bul edildi. Uzun asırlar boyunca, bu icma-lam düşünce geleneğinde hikmet ve hik- ya muhalefet eden olmadı. Hilafet, Şeh-met sahibi olmak hayatın hemen bütün ristanî'nin dediği gibi Hz-Osman'ın şeha-alanlarıyla ilişkili bir anlama kavuşturula- detİnden bu yana ümmetin en fazla kılıca rak yüceltilmiştir. Çünkü Allah hikmet sa- sarılmasına neden olan konulardan biri-hibidir, insanlara gönderdiği bilgiler de dir. Ümmet içinde siyasi çalkantıların başlı başına birer hikmettir ve her müslü- asırlar boyunca devam etmesi, Ehl-i Sün-manın hikmeti kavraması ve bizzat hik- net ve Şia arasındaki esaslı konulardan bi-met sahibi olması, varoluşunun da bir ge- rini oluşturması, "Hilafet" kavramının İs-reğidir. Onun için hikmetin kaynağı veya lam ümmeti nezdindeki önemini gösterir. temeli (başı) "Allah korkusu" şeklinde ta- Hicri XIII. yüzyılın (miladi XIX. yüzyılın nırnlandığı gibi, kendisine hikmet verilen başları) ortalarına kadar, Hilafetin en kimseye çok iyilikler verildiği (Bakara, önemli dini görevler arasında sayıldığını 269)de ifade edilmiştir. Keza hikmet müs- görüyoruz. Başta kelamalar olmak üze-lümanın kaybolmuş malı denilirken onun re, İslam uleması kurumu, "dinîn varlığı elde edilmesi de Önemle teşvik edilerek için gerekli" görüyorlardı. İbn Teymiye vurgulanmış ve ayrıca ahlaki kişiliğin oluş- bu konuda şöyle der: "İnsanların işlerini 168
üstlenmenin (velayet) dinin en büyük ge*rekleri arasında olduğu bilinmelidir. Hat*ta dinin varlığı ancak onunla kaimdir." İmam (halife) tayininin gerekliliğine deği*nen Ebu Ya'la el-Ferra, İmam Ahmed'-den şunu nakleder: "Fitne, insanların işi*ni yürütecek bir İmamın olmamasıdır." Kelam ulemasından Taftazani de: "Müs*lümanlar için bir imama (siyasi lidere) mutlak surette ihtiyaç vardır. Müslüman halkla ilgili dini hükümlerin infazı, cezala*rın tatbiki, düşmanlara karşı ülke sınırları*nın korunması, müslümanlardan ordu teş*kil edümesi(...) gibi önemli hususlar İmam sayesinde icra edilebilir" der.
XIX. yüzyıldan itibaren, Hilafet konusu değişik açılardan tartışılmaya başlandı. Oryantalistlerin başı çektiği yeni tartışma mahfillerinde, Hilafeti basite indirgeyen*lerin en güçlü dayanakları, Kur' an' da sün*netle hilafetin açıkça emredildtği naslann bulunmayışıydı. Hilafetin kaldırıldığı T,B.M.M.'de konuşan Usul-u Fıkıh bilgi*ni Seyyİd Bey* de kendisi için en sağlam tu*tanak olarak bunu bulmuştu. Seyyid Bey5 e göre, tırnak kesmek ve sakal bırak*mak gibi fer'î bir konuda hadisler bulun*duğuna göre, önemli olduğu iddia edilen HÜafeti açıkça emreden hadisler niçin yoktur?
Hanbeli mezhebinin imamı Ahmed b. Hanbel, Hz. Ali'den şunu rivayet ediyor: "Peygamber'in imamet konusunda bize bir emri olmadı, bizim görüş ve kanaati-mizdi sadece." Hz.Ali'nin bu sözü kelam ulemasının: "Hilafet ashabın icmaı iledir" şeklindeki nakillerini teyit etmektedir. Abdülkadir Udeh, Hilafet'in farz oluşu*na delil olarak kabul ettiği noktalan şöyle özetler:
1-İmamet (Hilafet) fiili bir sün*nettir
2- Müslümanların, bilhassa asha*bın icmaı olan bir konudur;
3- Dinî görev-
lerin çoğu, Halifenin varlığına bağlıdır;
4-Bu, Kur'an ve Sünnet'in bir emridir;
5-Hadis, üç kişinin bile aralarında emir seç*melerini emretmiştir, o halde bu emir müslümanlann geneli için öncelikle soz-konusu olmalıdır.
Hilafet, ne saltanat, ne de cumhuriyet idaresidir. Halifenin mutlak tasarruf hak*kı yoktur; sadece ümmeti temsil etme du*rumundadır. Halifeyi, Kur* an ve Sünnet hükümleri belirli konularda şuurlarken; meydana gelebilecek, bu iki kaynakta de*ğinilmeyen olaylar için de Halife 'şura* ile hareket etmek zorundadır. Hilafet siste*minin adil bir yapıda olması için Halife, Şura mekanizmasını çağın şartlarına göre işletmekle yükümlüdür. Şuranın bulun-masındaki açık emirlere rağmen, yine de Hilafet sistemi için, çoğunluğa dayalı bir sistem denemez. Şuranın ancak hakkında nass olmayan olmayan konuları ele alma*sı, kararların hiçbir nassa ters düşmemesi ilkesi, "çoğunluğun idaresi" şeklindeki bir sisteme benzerliğini zorlaştırmaktadır. Kimi ulemanın Şûra kararlarını sadece Halifenin ufkunu genişletme noktasında gördüklerini de dikkate alırsak, Hilafetin krallık sistemi olmadığı gibi, çoğunulğun idaresi olan bir Cumhuriyet de olmadığı ortaya çıkar.
Hilafet sisteminin genel yapısını, dinin muhafazası, şura, adalet, halifenin aynı anda Allah' in ve ümmetin önünde sorum*luluğunun varlığı ilkesi oluşturur.
Halifenin nasıl göreve geleceği konusun*da iki görüş vardır:
1- Ümmetin başında bulunacak kimse, mucize veya nassla be*lirlenmelidir. Hilafette dinilik vasfını, ay*nı zamanda siyasi de olma vasfının çok üs*tünde gören îmamiyye'nin bu görüşüne göre, ümmetin başındaki Halifeye (İma-miye'nin literatüründe, İmama) hiçbir
katkısı olamaz.
2- Ehl-i halt ve'I-akd'in beyatı veya istihlaf (velihad veya belli şa*hıslan mevcut halifenin tayin etmesi). Bu Ehl-i sünnetin benimsediği görüştür.
Üçüncü bir şık olarak da "darbeler", ker*hen de olsa, ümmetin huzuru dikkate alı*narak, ulema tarafından şer'î sayılmıştır. Ancak Hilâfet'i darbe yoluyla eline geçi*renler, "Halife"de bulunması zorunlu olan asgari şartları haiz olmalıdırlar. Ör*neğin, küfrü açık olan birinin hiçbir şartta m üs I umanların başında bulunması kabul edilemez.
Ehl-i hail ve'I-akd'in beyatıyla göreve gelmenin ilk örneği Hz.Ebu Bekir'in hali*fe oluşudur. Hz.Ebu Bekir'in Hz.Ömer'i kendisinden sonraki halife adayı olarak belirlemesi ve Hz. Ömer'in bu yolla Hali*fe olması, halef göstermenin meşruluğu*na delil gösterilmektedir. Daha sonra Emevîler ve Abbasiler döneminde (Os*manlılar da dahil) veliahd uygulamasının "istihlaf' olup olmadığı konusu ihtilaflı*dır. Hz,Ebu Bekir'in Hz.Ömer'i ashabla istişare ederek yerine bıraktığım, yine de Hz. Ömer'in ümmetin tasvibini aldığnı söyleyenlere göre, veliahd uygulaması zo*raki kabul görmüştür. İbn-İ Haldun ise ve*lihad sistemini getirenlerin, bulundukları şartların gözönüne alınarak kınanmama*ları gerektiğini söyler.
Halifenin seçiminde rol alacak 'ehl-i hail ve'1-akd'in niteliği ve niceliği de Hule-fa-i Raşidin dönemi uygulamaları ve fıkıh-çıların ictihadlarından çıkarılmıştır.
Siyasi düşünce konusunda yazdığı eser*lerle tanınan Ebu Ya'la el-Ferra, Hilafe*tin teklif açısından farz-ı ldfaye olduğunu ve iki grubun bu farzın tatbikinden sorum*lu olduğunu vurguluyor: Seçme görevini yapıncaya kadar içtibad ehli ve içlerinden birini seçinceye kadar kendilerinde imam
(halife) olabilecek şartlar bulunanlar. Fı*kıhta bilinen kurallardan; farz-ı kifayeler-den, herkesin terketmesi halinde genelin sorumlu olduğu hatırlanırsa, hilafetten ümmetin tamamının sorumlu olduğu orta*ya çıkar. Hz. Ebu Bekir halife seçildikten sonra yaptığı konuşmada şunları söyledi: "İnsanlar! Sizin en iyiniz olmadığım halde başınıza getirildim. İyi davramrsam bana yardıma olun; saparsam düzeltin beni Doğruluk emanet, yalan hıyanettir. İçiniz*deki güçsüz, hakkını alıncaya kadar be*nim yanımda güçlüdür. İçinizdeki güçlü de, Allah'ın izniyle hakkı ondan alıncaya kadar benîm yanımda zayıftır. Sizden kim*se cihadı terketmesin; çünkü onu terke-den bir kavmi, muhakkak Allah zillete dü*şürmüştür. Allah'a ve Rasulüne itaat etti*ğim sürece bana itaat edin. Allah'a asi olursam, bana itaatiniz gerekmez." Hila*fet kurumunda bu ilk mesaj, bir yandan onun kişiliğini ve görev anlayışım dile geti*rirken, bir yandan da, Hilafetin hangi te*mellere dayandığını ve varlık gayesini açıklamaktadır.
Hulefa-i Raşidin'den sonra Muaviye'-nin hilafete geçmesiyle birlikte, hilafetin tarihinde saltanatın egemenliği de başla*mış olur. Emevilerden toplam 14 halifeye bey* at edildi. Bu dönem fetihlerin yeni*den canlandığı, Endülüs ve Kostantini-ye'ye (İspanya ve İstanbul) kadar ordular gönderildiği bir dönem olmakla beraber, olayların da önü alınamamıştır. Ömer b. Abdülaziz gibi "beşinci" raşid halife kabul edilen birinin de bulunduğu Emevi döne*mi, aynı zamanda İslamî kavramlara Arapçıhk ruhuyla bakılmak istenen olay*ların çok olduğu bir dönemdir. Emevile-rin bu düşüncesi, hilafeti sonunda Abbasİ-lere bırakmak zorunda kalışlarının neden*lerinden biri olmuştur.
Emevilerden sonra Abbasilerin Uzun sal*tanat dönemleri başlar. Onların yüksel*me dönemi aynı zamanda, İslam'ın bili*me ve felsefeye açıldığı, binlerce eserin yazılıp tercüme edildiği bir dönemdir. İs*lam dünyası müreffeh bir bayata kavuş*muş, ardından duraklama ve çözülme dö*nemi gelmiştir. Abbasilerden de toplam 37 halifeye bey1 at edilmiştir. Hilafet, Abbasilerden sonra, 1924'teki ilgasına kadar Osmanlılarda kaldı. 29 hali*feye bey* at edilen Osmanlıların -Hilafeti de barındırdıktan sonraki- tarihi, tarihçi*ler tarafından Abbasilerin benzeri olarak kabul edilmiştir.
Hilafet müessesesi, H.41-132 (m.661-750) arası Emevilerde, h. 132-922 (m.750-1517) arası AbbasÜer-de, h.923-1342 (m.1517-1924) arası -407 yıl- Osmanlılarda kalmıştır. 23 Mart 1924 (26 Receb 1342 h.)'de T.B.M.M., 431 nolu kanunla, 1293 (h.1332) yıl de*vam eden Hilafeti kaldırmıştır. Hilafeti kaldıran 431 nolu kanunun birinci madde*si şöyledir: "Halifelik hal'edilmiştir: Hila*fet, hükümet ve cumhuriyet mana ve mef*humunda esasen mündemiç olduğundan, Hilafet makamı mülgadır." İlga kararın-dan sonra, İslam dünyasında, Hindistan başta olmak üzere, bazı kıpırdanmalar ol*muş, bir iki konferans tertiplenmişse de, sonuç alınamamıştır. Hindistan'da mil*yonlarca raüslümanın "hilafet hareketi" adı altındaki çalışmaları da, zamanla pasi-fize edilmiştir.
