Ekonomiyi dış rekabetten korumayı amaçlayan ve devlet müdahaleciliğini sa*vunan doktrine himayecilik adı verilir. Hi*mayecilik doktrini Merkantilizmle başla*mıştır. Merkantilistler ekonomik milliyet*çiliği esas kabul etmişlerdir. Dış ticarette İhracatta teşvik, ithalatta ise kısıtlayıcı bir politika izlemişlerdir. Mamul malların it*halatım yüksek gümrük tarifeleri ile önle*mek, hammadde ithalatım kolaylaştır*mak, diğer taraftan, yerli sanayiin ihtiyaç duyacağıhammaddelerin ihracatınıyasak-lamak gibi uygulamalar yapmışlardır. Bu sebeple, ülkenin ekonomik gücünün arta*cağı ve daha iyi rekabet edebileceği savu*nulmuştur.
Himayeciliğin ilk temsilcileri, Alexan-der Hamilton ve Friedrich List'dir. XX. yüzyılın ikinci yarışma kadar ABD'de prensip olarak doktrini uygulanan Hamil*ton'un görüşleri, John Stuart Mili tarafın*dan da benimsenmiştir. Alman olan List ise daha sonra tabiyetine geçtiği ABD'de Alexander Hamilton, Henry Clay ve Heray Carey gibi yazarların düşünceleri*ni incelemiştir. Görevli olarak döndüğü Almanya'da "Milli Ekonomi doktrinini kurmuştur. List'in görüşleri Almanya'da II. Dünya Savaşı'mn sonuna kadar uygu*lanmıştır.
Merkantİlist görüşler, liberalizmi savu*nan fizyokratlar tarafından şiddetli eleşti*rilere uğramış ve etkinliğini kaybetmiştir. Ancak I ve II. Dünya Savaşı yıllan arasın*da merkantilist görüşler yeniden taraftar bulmuş ve dış ticarette kısıtlayıcı politika*lar uygulanarak yeni bir "neo-merkanti-list" akım doğmuştur.
Özellikle 1929'da ortaya çıkan "ekono*mik krizHin getirdiği dış ticaretteki güven*sizlik ortamı, ülkelerin yeni tedbirler al*maşım gerekli kılmıştır. Bu dönemde ül*keler altın veya döviz ödemekten kaçına*rak malların mallarla takasım ve "kliring" uygulanmasını benimsemişlerdir. Bu su*retle, ülkelerde kendi kendine yeterlilik (otarşi) gelişecek ve dünya ticareti darala-rak, ödemeler bilançosunun aktif vermesi*nin sağlanması mümkün olacaktır.
II. Dünya Savaşı'ndan sonra uluslarara*sı ilişkilerin değişik boyutları ile yeni bir şekil alması sonucu, dünyada biri Kapita*list diğeri Sosyalist olmak üzere iki ana blok oluşmuştur. Diğer taraftan savaşı iz*leyen yularda eski kolonilerin bağımsızlı*ğım kazanması ve ortaya çıkan kalkınma ve azgelişmişlik sorunu, "himayecilik" uy*gulamasını daha da ön plana çıkarmıştır. Kapitalist etki alanına giren bölgelerdeki az gelişmiş ülkeler Uberal-kapİtalist eko*nomik rejimi kabul ederek, gelişmiş kapi*talist ülkelerin ekonomik seviyelerine ulaşmayı kendilerine hedef tayin etmişler*dir.
Azgelişmiş ülkelerin en önemli proble*mi, sanayileşmelerini gerçekleştirebil*mektir. Sanayileşmenin başlangıç aşama*sındaki yeni kurulan sanayiler dış rekabe*te karşı korunmaktadır. İlk aşamada emek-yoğun sanayiler kurulur. Çünkü sermaye birikimi ve mevcut teknoloji bu tür sanayilerin kurulmasınamüsaittir. Re*kabet gücü zayıf olan tüketim maddeleri*ne yönelik bu sanayilerde daha çok yerli hammaddeler kullanılmaktadır. Bu amaç*la hem sanayiler korunmuş olacak, hem de ithalatı kısmak suretiyle döviz tasarru*fu sağlanmış olacaktır. Döviz ihtiyacının fazla olduğu bu aşamada bir birim döviz tasarruf etmenin marjinal değerinin, bir
birim döviz kazanmaktan daha yüksek ol- ci çerçevesinde yerine göre bir ekonomik duğu savunulur. "İthal ikamesi" adı da ve- zorunluluk olduğu ortaya çıkmıştır. Dışa rilenbu strateji, tüm azgelişmiş ülkelerde açık stratejilerin uygulanması "milli eko-uygulanmaktadır. nomi" çizgisinin terkedildiği anlamına gel-Himayecilik politikasında yerli sanayiin memelidir. Himayecilik bir politika stra-korunması yanında, ihracatın da teşvik tejisidir ve az gelişmiş ülkelerin iktisadi edilmesi amacı ile bazı mali tedbirlere kalkınmanın başlangıç aşamasında baş başvurulur. Bundan başka gümrük vergi- vurdukları önemli araçlardan biridir. Hat-lerinin artırılması, ithalata getirilen mik- ta sanayileşmiş ülkelerin (ABD, îngÜte-tar kısıtlamaları gibi diğer araçlar da kul' re, Almanya gibi) belli dönemlerde hima-lanılır. Ancak, ekonominin gelişme süre- yeci politikalar uyguladıkları ve himayeci-cî içerisinde bu tedbirler bazı tıkanıklıkla- ligin son yıllarda birçok uluslararası tor>-ra yol açabilmektedir. Zira, emek-yoğun lantıda gündemin en önemli ekonomik so-sanayilerin kurulmasından sonra serma- nımı olarak ele alındığı görülmektedir, ye-yoğun sanayilerin kurulmasına gidildi- (Yusuf TUNA) ğinden, bu aşamada kısmen dış ticaret po- Bk. Liberal Ekonomi; Markantiüzm; Tica-litikasında da bazı değişiklikler yapılması ret; Ticaret Hadleri. gerekli olabilir. Bu bakımdan, himayecili*ğin bütün sektörler için ve sürekli olarak HİNDUİZM fayda sağlayacağı iddiası doğru değildir.
Çünkü, özellikle 1960'h yıllardan sonar Genellikle Hindistan'daki her türlü dü-dünya ticaret hacminin büyümesi ve ulus- şüncenin bir anlamda dini bir mahiyet ar-lararası iktisadî ilişkilerin yoğunluk kazan- zettiği ve Hinduizmin bir çok yüzyıllar bo-ması, azgelişmiş ülkelerle gelişmiş ülkele- yunca Hindistan'ın fikri hayatım etkile-rin ticari münasebetlerinin gelişmesi, hi- mekle kalmayıp, aynı zamanda onun sos-mayeci politika uygulamaları yerine, kıs- yal ve kültürel hayatım da tamamen belir*men liberal politikalar uygulanmasının lemis olduğu kabul edilir, daha faydalı olacağı görüşü, hem teoride Hinduizm ne bîr felsefe, ne de tam bir hem de tatbikatta taraftar bulmuştur. Dış dindir. O daha çok büyük ve karmaşık bir rekabetin sağlayacağı faydalar yanında ba- toplumsal-diniorganizmayabenzer.İçeri-zı sektörler İçin himayeciliğin kaçınılmaz sinde sayısız kült (inanış), mezhep ve fel-olduğu bir gerçektir. Bu bakımdan ülke- sefı sistem barınmakta ve çok sayıda tann-ler, "mukayeseli üstünlüklere sahip ol- yavetannçayatapma(politeizm)ileçeşit-dukları sahalarda dışa açık, rekabet gücü li ritüeller, törenler ve manevi disiplinleri zayıf olan sektörlerde ise içe dönük (hima- kapsamaktadır. Bu karmaşık ve dahası sü-yeci) stratejiler uygulamaktadırlar. Meşe- reklivegüçlümanevigeleneğinçeşitliveç-la, tarım sektörü dünyada hemen hemen heleri, geniş Hindistan yan kıtasının coğ-bütün ülkeler tarafından himaye edilmek- rafı, ırkî, dilsel ve kültürel karmaşıklığraı tedir. yansıtmaktadır. Hinduizmin tezahürleri Günümüzde himayeciliğin "ekonomik inanılmaz genişlik ve derinlikteki kavra-nûlliyetçUik" olmaktan çıktığı, değişen yışlan içeren son derece entellektüel fel-dünya şartları ve politika stratejileri süre- sefelerden tutun da kitlelerin naif ve çocuğumsu ritüllerine dek uzanır. Hinduların çoğunluğu basit köylülerden müteşekkil*dir. Bunlar, halk dinini günlük ibadetle*rinde yaşatırlar. Öte yandan Hinduizm; ulaştığı derîn kavrayışları aktaracak bir ta*kım Önde gelen manevi üstadlar da yetiş*tirmiştir.
Hinduizmin manevi kaynağı Veda'laida bulunur. (Veda'lar Vedik 'kahinler* adı verilen adları bilinmeyen bilgelerin yazdı*ğı kadim kutsal metinler kollcksiyonu-dur) Dört adet Veda mevcuttur: En eskisi ■Rig Veda'dn. Hindistanın kutsal dili olan kadim Sanskrit dilinde yazılmış olan Ve-dalar, Hinduizmin bir çok dalı için en üst dini otoriteyi temsil eder. Hindistan'da Vedalar'ın otoritesini kabul etmeyen bir felsefî sistem ortodoks dini anlayışın dışın*da değerlendirilir.
Vedalar'ın her biri muhtemelen İ.Ö.1500 ile 500 yıllan arasındaki farklı dönemlerde yazılmış olan çeşitli parçalar*dan mürekkeptir. En eski parçalar kutsal ilahiler ve ibadetlerdir. Kurban ritüelleriy-le ilgili daha sonraki parçalar vedik ilahi*lerle ilişkili olup son loşun olan Upanişad-lar bu ritüellerin felsefî ve pratik muhteva*sını işlemektedir. Upanişadtar Hinduiz*min manevi mesajının özünü içerir. On*lar yirmi beş yüzyıldır Hindistan'ın en bü*yük kafalarım yönlendirmiş ve onlara il*ham kaynağı olmuşlardır.
Bununla birlikte Hindistan'ın halk kitle*leri Hinduizmin öğretilerini Upanişad-lar'dan değil Hint mitolojisinin uzun des*tanlar içinde bir araya getirilen halk hika*yelerinden almışlardır. Engin ve renkli Hint mitolojisinin esasını oluşturan bu destanlardan birisi olan Mahabharata, Hindistan'ın en gözde dini metni olup Bhagavad Gİta'nın en nefis manevi şiiri*dir. Yaygın adıyla söylersek Gita, tanrı
Krişna ile büyük keder İçinde olan savaşçı Arjuan arasındaki bir diyalogdur. Arjuna Muhabsarata'nın başlıca öyküsünü teşkil eden büyük aile savaşında kendi akrabası*nı öldürmek zorunda kalmıştı. Arjuna'-mn muharipleri olarak tebdil-i kıyafet eden Krişna iki ordu arasındaki adalet arabasını yönetir ve bu dramatik savaş sahnesinde Krişna Arjuna'ya Hinduizmin en derin hakikatlerini açıklamaya başlar. Tanrı konuşurken iki aile arasındaki sava*şın gerçekçi arkaplanı derhal ortadan sili*nir ve Arjuna'nın mücadelesinin aslında insanın ruhi (manevi) mücadelesi olduğu açıldık kazanır. Bu aydınlanma peşinde koşan savaşçının savaşıdır. Krişna Arju*na'ya şu tavsiyelerde bulunur: "Öyleyse onların kalplerinde bulunan cehaletten doğan şüpheyi hikmet kılıcıyla öldür. Ken*dinle uyum içinde ol, Yoga halinde ve yük*sel, büyük savaşçı, yüksel."
Krişna'nın manevi taliminin temeli -ki Hinduizmin de temelidir- çevremizdeki eşyanın ve hadiselerin çokluğunun, aynı nihai hakikatin değişik tezahürlerinden ibaret olduğu fikridir. Brahman adı veri*len bu gerçeklik, çok sayıda tanrı ve tanrı*çaya tapınmalarına rağmen Hinduizme monistik karakterini veren birleştirici kav*ramdır.
Nihai hakikat olan Brahman, her türlü nesnenin 'ruhu* ya da iç özüdür. O sınır*sız olup her türlü kavramın ötesindedir. O akılla kavranamaz, hatta kelimelerle bi*le uygun biçimde tanımlanamaz: "Brah*man ezeli ve yücedir: olanın ve olmayanın ötesindedir." Yüce Ruh kavranılamaz; o sınırsız ve doğmamış olup mahiyeti düşü-nülemeyendir." Üstelik İnsanlar bu ger*çeklik hakkında konuşmak isterler ve Hin*du bilgeler efsaneye olan karakteristikeği-mnlcnyk-Brahman'ı tanrı olarak tasvir ettiler ve ondan mitolojik dille söz ettiler. Tanrı'nın çeşitli veçhelerine, Hindulann ibadet ettiği çeşitli tanrıların adlan veril*miş olmakla birlikte, kutsal kîtaplan tüm bu tanrıların tek bîr nihai hakikatin yansı*malarından ibaret olduğunu açıklamakta*dır: "İnsanlar 'Bu tannya ibadet et!, Şu tannya ibadet et! derler. Gerçekte onlar {Brahman'la) yaratığıdır. Ve O, tanrıla*rın tümüdür."
Brahman'ın insan ruhundaki tezahürü*ne Atman adı verilir. Atman ve Brah*man'ın -ki tekil ve nihai hakikati temsil ederler- bir olduğu fikri Upanişadlar'ın özünü teşkil eder. Hindu mitolojisinde de*vamlı tekrarlanan ana konu, dünyanın Tann'mn kendini -kurban etmesi suretiy*le yaratılmasıdır. Burada 'kurban etme'(-sacrifice) kelimesinin orijinal anlamı "kut*sallaştırmak" tır. Tann sonunda yine Tan-n haline gelecek dünyaya dönüşür kendi*ni kurban etmek suretiyle. Tann'mn bu yaratıcı faaliyetine Ula, yani Tann' nın oyu*nu denir ve dünya ilahi oyunun bir safhası olarak görülür. Hindu mitolojisinin bü*yük bölümü gibi Ula miti de güçlü bir bü-yüsel kuvvete sahiptir. Brahman kendisi*ni dünyaya dönüştüren büyük büyücüdür ve o bu başarıyı Rig Veda'daki maya söz*cüğünün özgün anlamı olan 'büyünün ya-raücı gücüyle yerine getirir. Maya sözcü*ğünün -Hint felsefesindeki en önemli te*rimlerden biridir- anlamı yüzyıllar içinde <N£§iklik geçirmiştir. İlahi failin ve büyü-CÖnün kudreti, ya da gücü anlamlarından b oyununun etkisindeki herhangi bir psikolojik haline işaret eder hale gelmiştir. Tanrısal lila'mn çok sayıdaki formunu gerçeklikle karıştırdıkça ve tüm-bu formların aslı olan Brahman'm birliği*ni kavramadıkça maya'mn etkisindeyiz demektir.
Buna göre maya, sık sık yanlış biçimde söylendiği gibi, dünyanın bir yanılsama ol*duğu anlamına gelmez. Yanılsama (illusi-on) eğer biz çevremizdeki biçimler ve ya*pıların, nesneler ya da olayların, ölçümle*yen ve kategorileştiren zihinlerimizin ürettiği kavramlar olduklarını farketmek yerine, tabiatm gerçeklikleri olduklarım düşünürsek yalnızca bakış açımızda var*dır, maya, işte bu kavranılan gerçekliğin yerine koyma, ya da haritayı gerçek coğra*fi mekanla karıştırma yanüsamasıâır.
Hindulann tabiat anlayışında tüm form*lar izafi, seyyal ve daima değişen ilahi oyu*nun büyük büyücülerince oluşturulmuş maya'dir. Maya dünyası daima değişim içindedir, çünkü ilahi Ula ritmik ve dina*mik bir oyundur. Oyunun dinamik gücü Hint düşüncesinin başka bir önemli kavra*mı olan karma'dır. Karma eylem demek*tir. Oyunun aktif ilkesidir bu; yani bütün şeylerin dinamik bir biçimde birbiriyle bağlantılı olduğu hareket halinde bir kai*natı dile getirir. Gita'nın ifadesiyle,"Kar*ma y her şeyin hayatlarını ondan kazandık-lan yaratma gücüdür."
Karma* mn anlamı, tıpkı maya'mn anla*mı gibi asli kozmik düzeyinden psikolojik bir anlama büründüğü insani düzeye indi-rilmişti.Dünya görüşümüz par çalara ayrıl*dıkça, maya'mn etkisi altında kaldıkça ve Çevremizden bağımsız olduğumuzu ve ba*ğımsız bir şekilde hareket edebileceğimi*zi düşündükçe, karma'yla sınırlanmışız demektir. Karma'mn bağlarından kurtul*mak, insan da dahil tüm tabiatın birlik ve ahenginin farkına varmak ve buna uygun olarak faaliyet göstermek demektir.
Maya'nm etkisinden kurtulmak ve kar-ma'nmbağlannı parçalamak duyulanınız*la kavradığımız tüm fenomenlerin, aynı gerçekliğin bir parçasını oluşturduğunun
farkına varmak demektir. O, kendi benli*ğimiz de dahil, her şeyinJ3/aAmört olduğu*nu somut ve kişisel olarak yaşamak anla*mındadır. Bu yaşantıya Hindu felsefesin*de mokşa, ya da 'özgürleşme' adı verilir ve bu Hinduizmin özü sayılır.
Hinduizm, Sayısız özgürleşme yollan ol*duğu iddiasındadır. O tüm bağlılarının Tanrı'ya aynı şekilde yaklaşabileceklerini asla beklemeyecek ve farklı bilinç halleri için değişik kavramlar, ritüeller ve mane*vi tecrübeler sunacaktır. Bu kavram ve uy*gulamaların pek çoğunun birbirine tezat teşkil ediyor oluşu, Hindulan zerre kadar ilgilendirmez; çünkü onlar bilir ki, hangi şekilde olursa olsun Bralıman, kavramla*rın ve tasavvurların ötesindedir. Bu tavır*dan Hinduizmin karakteristiği olan bü*yük hoşgörü ve geniş görüşlülük çıkmış*tır.
Hinduizmin en enteüektüel okulu, Upa-nişadlar'a dayanan ve Brahman'ın her*hangi bir mitolojik içerikten beri gayrı şahsi metafizik bir kavram olduğu üzerin*de duran Vedanta'dır. Bununla birlikte yüksek felsefi ve entellektüel düzeyine rağmen Vedantacı özgürleşme yolu Batı felsefesindeki birçok özgürlükçü okuldan oldukça farklı bir mahiyettedir. Onun yo-luBrahman'la birleşmeyi gerçekleştirme*ye yönelik günlük mcditasyon ve diğer ruhsal egzersizleri içerir.
Bir başka önemli ve etkili özgürleşme yöntemiyoga'dır. Yoga, "bağlamak", "bir*leşmek" anlamlarına gelir ve bireysel ru*hun Brahman'la birleşmesini ifade eder. Çeşitli yoga okulları ya da 'tarikatları' var*dır. Bunlar bazı farkh tipte ve farklı ruh*sal düzeylerdeki insanlar için düzenlen*miş çeşitli zihinsel disiplinleri ve temel fi*ziksel eğitimi içerirler.
Şuadan Hindu için Tanrı'ya yaklaşmanın en yaygın yolu, ona kişisel bir tanrı, ya da tanrıça sureti içinde tapınmaktır. En*gin Hint hayal gücü sayısız tecellilerde te*zahür eden binlerce tanrı üretmiştir. Bu*günkü Hindistan'da en çok tapınılan üç tanrı Şiva, Vİşnu ve İlahi Ana'dır. Şiva bir*çok forma girebilen en eski Hint tanrıçala*rından biridir. Ona Brahman'la bütünlü*ğünün kişiselleşmesini temsil ettiğinde Maheşvara (Büyük Tanrı) adı verilir ve o Tann'mn pek çok tekil yönünü temsil eder. En ünlü tezahürü Nataraja, yani dansçıların kralı olandır. Kozmik Dansçı olarak Şiva, evrenin bitmek bilmez ritmi*ni, dansı aracılığıyla besleyen yaratma ve bozma (kevn ve fesad) tanrısıdır.
Vişnu da pek çok kisveyle görünür. Bu kimselerden birisi Btıagavad Gita'nın tan*rı Krişna'sidir. Genel olarak Vişnu'nun görevi kainattaki işlerin idamesidir. Bu üçlemenin üçüncü tanrısı Şakti, yani ilahî Anne'dir. O, pek çok sureti içinde dişil ka*inat enerjisini temsil eden arketipsel, ila*hedir.
Şakti, Şiva'nın eşi olarak da karşımıza çı*kar ve ikisi sık sık, batı dini sanatında hiç bilinmeyen olağanüstü derecede bir duy*gusallık yayan büyüleyici tapınak heykelle*rinde tasvir edilen muhteris kucaklayışlar*da bir arada görülür. Birçok Batılı dînin tersine duyumsal haz Hinduizmde asla bastırılmamıştır. Çünkü vücut daima insa*noğlunun bütünleyici bir parçası olarak değerlendirilmiş ve ruhtan ayrı bir şey ola*rak düşünülmemiştir. Bu nedenle bir Hin*du iradesiyle vücudun tutkularım kontrol etmeye çalışmak yerine kendisini bütün varlığıyla birlikte beden ve ruhunu bir ara*da farketmeyi amaçlar. Hinduizm Orta-Çağ Tantrizmi denilen aydınlanmanın her birinin içerisinde her ikisinin de yer aldığı duyumsal aşka dair derin bir deneyimle
arandığı bir dal geliştirmiştir.
Şiva, Ortaçağın bu erotik mistisizm for*muyla yakından ilişkilidir, aynı şekilde Şakti ve Hint mitolojisinde çok sayıda va*rolan diğer dişil tanrılar da böyleydi. Bu tanrıça bolluğu da yine gösterir ki Hindu*izm de» daima dişilikle ilişkili olmuş bulu*nan insan tabiatının fiziksel ve duyumsal yanı tamamıyla Tann'nm bütünlenmiş bir parçasıdır. Hindu tanrıçaları 'kutsal bakire1 şeklinde düşünülmemiş, fakat hay*ranlık verici güzelliğin duygusal kucakla*yışları şeklinde tasvir edilmiştir.
Batıların, Hint mitolojisini çeşitli teza*hürleri ve enkarnasyonlaruıı temsil eden çok sayıda tanrı ve tanrıçayla kolayca kafa*sı karışmaktadır. Hinduların bu tanrılar çokluğuyla nasıl basa çıkabildiğini anla*mak için, Hinduizmin tüm bu tanrıların özde özdeş oldukları yolundaki ana tavrı*nı daima akılda tutmak şarttır. Onlar aynı ilahi gerçekliğin tezahürleri olup ebedî, her yerde hazır ve nazır ve -son olarak-kavranamazolanBrahman'ıyansıtmakta-dırlar.
Himayeciliğin ilk temsilcileri, Alexan-der Hamilton ve Friedrich List'dir. XX. yüzyılın ikinci yarışma kadar ABD'de prensip olarak doktrini uygulanan Hamil*ton'un görüşleri, John Stuart Mili tarafın*dan da benimsenmiştir. Alman olan List ise daha sonra tabiyetine geçtiği ABD'de Alexander Hamilton, Henry Clay ve Heray Carey gibi yazarların düşünceleri*ni incelemiştir. Görevli olarak döndüğü Almanya'da "Milli Ekonomi doktrinini kurmuştur. List'in görüşleri Almanya'da II. Dünya Savaşı'mn sonuna kadar uygu*lanmıştır.
Merkantİlist görüşler, liberalizmi savu*nan fizyokratlar tarafından şiddetli eleşti*rilere uğramış ve etkinliğini kaybetmiştir. Ancak I ve II. Dünya Savaşı yıllan arasın*da merkantilist görüşler yeniden taraftar bulmuş ve dış ticarette kısıtlayıcı politika*lar uygulanarak yeni bir "neo-merkanti-list" akım doğmuştur.
Özellikle 1929'da ortaya çıkan "ekono*mik krizHin getirdiği dış ticaretteki güven*sizlik ortamı, ülkelerin yeni tedbirler al*maşım gerekli kılmıştır. Bu dönemde ül*keler altın veya döviz ödemekten kaçına*rak malların mallarla takasım ve "kliring" uygulanmasını benimsemişlerdir. Bu su*retle, ülkelerde kendi kendine yeterlilik (otarşi) gelişecek ve dünya ticareti darala-rak, ödemeler bilançosunun aktif vermesi*nin sağlanması mümkün olacaktır.
II. Dünya Savaşı'ndan sonra uluslarara*sı ilişkilerin değişik boyutları ile yeni bir şekil alması sonucu, dünyada biri Kapita*list diğeri Sosyalist olmak üzere iki ana blok oluşmuştur. Diğer taraftan savaşı iz*leyen yularda eski kolonilerin bağımsızlı*ğım kazanması ve ortaya çıkan kalkınma ve azgelişmişlik sorunu, "himayecilik" uy*gulamasını daha da ön plana çıkarmıştır. Kapitalist etki alanına giren bölgelerdeki az gelişmiş ülkeler Uberal-kapİtalist eko*nomik rejimi kabul ederek, gelişmiş kapi*talist ülkelerin ekonomik seviyelerine ulaşmayı kendilerine hedef tayin etmişler*dir.
Azgelişmiş ülkelerin en önemli proble*mi, sanayileşmelerini gerçekleştirebil*mektir. Sanayileşmenin başlangıç aşama*sındaki yeni kurulan sanayiler dış rekabe*te karşı korunmaktadır. İlk aşamada emek-yoğun sanayiler kurulur. Çünkü sermaye birikimi ve mevcut teknoloji bu tür sanayilerin kurulmasınamüsaittir. Re*kabet gücü zayıf olan tüketim maddeleri*ne yönelik bu sanayilerde daha çok yerli hammaddeler kullanılmaktadır. Bu amaç*la hem sanayiler korunmuş olacak, hem de ithalatı kısmak suretiyle döviz tasarru*fu sağlanmış olacaktır. Döviz ihtiyacının fazla olduğu bu aşamada bir birim döviz tasarruf etmenin marjinal değerinin, bir
birim döviz kazanmaktan daha yüksek ol- ci çerçevesinde yerine göre bir ekonomik duğu savunulur. "İthal ikamesi" adı da ve- zorunluluk olduğu ortaya çıkmıştır. Dışa rilenbu strateji, tüm azgelişmiş ülkelerde açık stratejilerin uygulanması "milli eko-uygulanmaktadır. nomi" çizgisinin terkedildiği anlamına gel-Himayecilik politikasında yerli sanayiin memelidir. Himayecilik bir politika stra-korunması yanında, ihracatın da teşvik tejisidir ve az gelişmiş ülkelerin iktisadi edilmesi amacı ile bazı mali tedbirlere kalkınmanın başlangıç aşamasında baş başvurulur. Bundan başka gümrük vergi- vurdukları önemli araçlardan biridir. Hat-lerinin artırılması, ithalata getirilen mik- ta sanayileşmiş ülkelerin (ABD, îngÜte-tar kısıtlamaları gibi diğer araçlar da kul' re, Almanya gibi) belli dönemlerde hima-lanılır. Ancak, ekonominin gelişme süre- yeci politikalar uyguladıkları ve himayeci-cî içerisinde bu tedbirler bazı tıkanıklıkla- ligin son yıllarda birçok uluslararası tor>-ra yol açabilmektedir. Zira, emek-yoğun lantıda gündemin en önemli ekonomik so-sanayilerin kurulmasından sonra serma- nımı olarak ele alındığı görülmektedir, ye-yoğun sanayilerin kurulmasına gidildi- (Yusuf TUNA) ğinden, bu aşamada kısmen dış ticaret po- Bk. Liberal Ekonomi; Markantiüzm; Tica-litikasında da bazı değişiklikler yapılması ret; Ticaret Hadleri. gerekli olabilir. Bu bakımdan, himayecili*ğin bütün sektörler için ve sürekli olarak HİNDUİZM fayda sağlayacağı iddiası doğru değildir.
Çünkü, özellikle 1960'h yıllardan sonar Genellikle Hindistan'daki her türlü dü-dünya ticaret hacminin büyümesi ve ulus- şüncenin bir anlamda dini bir mahiyet ar-lararası iktisadî ilişkilerin yoğunluk kazan- zettiği ve Hinduizmin bir çok yüzyıllar bo-ması, azgelişmiş ülkelerle gelişmiş ülkele- yunca Hindistan'ın fikri hayatım etkile-rin ticari münasebetlerinin gelişmesi, hi- mekle kalmayıp, aynı zamanda onun sos-mayeci politika uygulamaları yerine, kıs- yal ve kültürel hayatım da tamamen belir*men liberal politikalar uygulanmasının lemis olduğu kabul edilir, daha faydalı olacağı görüşü, hem teoride Hinduizm ne bîr felsefe, ne de tam bir hem de tatbikatta taraftar bulmuştur. Dış dindir. O daha çok büyük ve karmaşık bir rekabetin sağlayacağı faydalar yanında ba- toplumsal-diniorganizmayabenzer.İçeri-zı sektörler İçin himayeciliğin kaçınılmaz sinde sayısız kült (inanış), mezhep ve fel-olduğu bir gerçektir. Bu bakımdan ülke- sefı sistem barınmakta ve çok sayıda tann-ler, "mukayeseli üstünlüklere sahip ol- yavetannçayatapma(politeizm)ileçeşit-dukları sahalarda dışa açık, rekabet gücü li ritüeller, törenler ve manevi disiplinleri zayıf olan sektörlerde ise içe dönük (hima- kapsamaktadır. Bu karmaşık ve dahası sü-yeci) stratejiler uygulamaktadırlar. Meşe- reklivegüçlümanevigeleneğinçeşitliveç-la, tarım sektörü dünyada hemen hemen heleri, geniş Hindistan yan kıtasının coğ-bütün ülkeler tarafından himaye edilmek- rafı, ırkî, dilsel ve kültürel karmaşıklığraı tedir. yansıtmaktadır. Hinduizmin tezahürleri Günümüzde himayeciliğin "ekonomik inanılmaz genişlik ve derinlikteki kavra-nûlliyetçUik" olmaktan çıktığı, değişen yışlan içeren son derece entellektüel fel-dünya şartları ve politika stratejileri süre- sefelerden tutun da kitlelerin naif ve çocuğumsu ritüllerine dek uzanır. Hinduların çoğunluğu basit köylülerden müteşekkil*dir. Bunlar, halk dinini günlük ibadetle*rinde yaşatırlar. Öte yandan Hinduizm; ulaştığı derîn kavrayışları aktaracak bir ta*kım Önde gelen manevi üstadlar da yetiş*tirmiştir.
Hinduizmin manevi kaynağı Veda'laida bulunur. (Veda'lar Vedik 'kahinler* adı verilen adları bilinmeyen bilgelerin yazdı*ğı kadim kutsal metinler kollcksiyonu-dur) Dört adet Veda mevcuttur: En eskisi ■Rig Veda'dn. Hindistanın kutsal dili olan kadim Sanskrit dilinde yazılmış olan Ve-dalar, Hinduizmin bir çok dalı için en üst dini otoriteyi temsil eder. Hindistan'da Vedalar'ın otoritesini kabul etmeyen bir felsefî sistem ortodoks dini anlayışın dışın*da değerlendirilir.
Vedalar'ın her biri muhtemelen İ.Ö.1500 ile 500 yıllan arasındaki farklı dönemlerde yazılmış olan çeşitli parçalar*dan mürekkeptir. En eski parçalar kutsal ilahiler ve ibadetlerdir. Kurban ritüelleriy-le ilgili daha sonraki parçalar vedik ilahi*lerle ilişkili olup son loşun olan Upanişad-lar bu ritüellerin felsefî ve pratik muhteva*sını işlemektedir. Upanişadtar Hinduiz*min manevi mesajının özünü içerir. On*lar yirmi beş yüzyıldır Hindistan'ın en bü*yük kafalarım yönlendirmiş ve onlara il*ham kaynağı olmuşlardır.
Bununla birlikte Hindistan'ın halk kitle*leri Hinduizmin öğretilerini Upanişad-lar'dan değil Hint mitolojisinin uzun des*tanlar içinde bir araya getirilen halk hika*yelerinden almışlardır. Engin ve renkli Hint mitolojisinin esasını oluşturan bu destanlardan birisi olan Mahabharata, Hindistan'ın en gözde dini metni olup Bhagavad Gİta'nın en nefis manevi şiiri*dir. Yaygın adıyla söylersek Gita, tanrı
Krişna ile büyük keder İçinde olan savaşçı Arjuan arasındaki bir diyalogdur. Arjuna Muhabsarata'nın başlıca öyküsünü teşkil eden büyük aile savaşında kendi akrabası*nı öldürmek zorunda kalmıştı. Arjuna'-mn muharipleri olarak tebdil-i kıyafet eden Krişna iki ordu arasındaki adalet arabasını yönetir ve bu dramatik savaş sahnesinde Krişna Arjuna'ya Hinduizmin en derin hakikatlerini açıklamaya başlar. Tanrı konuşurken iki aile arasındaki sava*şın gerçekçi arkaplanı derhal ortadan sili*nir ve Arjuna'nın mücadelesinin aslında insanın ruhi (manevi) mücadelesi olduğu açıldık kazanır. Bu aydınlanma peşinde koşan savaşçının savaşıdır. Krişna Arju*na'ya şu tavsiyelerde bulunur: "Öyleyse onların kalplerinde bulunan cehaletten doğan şüpheyi hikmet kılıcıyla öldür. Ken*dinle uyum içinde ol, Yoga halinde ve yük*sel, büyük savaşçı, yüksel."
Krişna'nın manevi taliminin temeli -ki Hinduizmin de temelidir- çevremizdeki eşyanın ve hadiselerin çokluğunun, aynı nihai hakikatin değişik tezahürlerinden ibaret olduğu fikridir. Brahman adı veri*len bu gerçeklik, çok sayıda tanrı ve tanrı*çaya tapınmalarına rağmen Hinduizme monistik karakterini veren birleştirici kav*ramdır.
Nihai hakikat olan Brahman, her türlü nesnenin 'ruhu* ya da iç özüdür. O sınır*sız olup her türlü kavramın ötesindedir. O akılla kavranamaz, hatta kelimelerle bi*le uygun biçimde tanımlanamaz: "Brah*man ezeli ve yücedir: olanın ve olmayanın ötesindedir." Yüce Ruh kavranılamaz; o sınırsız ve doğmamış olup mahiyeti düşü-nülemeyendir." Üstelik İnsanlar bu ger*çeklik hakkında konuşmak isterler ve Hin*du bilgeler efsaneye olan karakteristikeği-mnlcnyk-Brahman'ı tanrı olarak tasvir ettiler ve ondan mitolojik dille söz ettiler. Tanrı'nın çeşitli veçhelerine, Hindulann ibadet ettiği çeşitli tanrıların adlan veril*miş olmakla birlikte, kutsal kîtaplan tüm bu tanrıların tek bîr nihai hakikatin yansı*malarından ibaret olduğunu açıklamakta*dır: "İnsanlar 'Bu tannya ibadet et!, Şu tannya ibadet et! derler. Gerçekte onlar {Brahman'la) yaratığıdır. Ve O, tanrıla*rın tümüdür."
Brahman'ın insan ruhundaki tezahürü*ne Atman adı verilir. Atman ve Brah*man'ın -ki tekil ve nihai hakikati temsil ederler- bir olduğu fikri Upanişadlar'ın özünü teşkil eder. Hindu mitolojisinde de*vamlı tekrarlanan ana konu, dünyanın Tann'mn kendini -kurban etmesi suretiy*le yaratılmasıdır. Burada 'kurban etme'(-sacrifice) kelimesinin orijinal anlamı "kut*sallaştırmak" tır. Tann sonunda yine Tan-n haline gelecek dünyaya dönüşür kendi*ni kurban etmek suretiyle. Tann'mn bu yaratıcı faaliyetine Ula, yani Tann' nın oyu*nu denir ve dünya ilahi oyunun bir safhası olarak görülür. Hindu mitolojisinin bü*yük bölümü gibi Ula miti de güçlü bir bü-yüsel kuvvete sahiptir. Brahman kendisi*ni dünyaya dönüştüren büyük büyücüdür ve o bu başarıyı Rig Veda'daki maya söz*cüğünün özgün anlamı olan 'büyünün ya-raücı gücüyle yerine getirir. Maya sözcü*ğünün -Hint felsefesindeki en önemli te*rimlerden biridir- anlamı yüzyıllar içinde <N£§iklik geçirmiştir. İlahi failin ve büyü-CÖnün kudreti, ya da gücü anlamlarından b oyununun etkisindeki herhangi bir psikolojik haline işaret eder hale gelmiştir. Tanrısal lila'mn çok sayıdaki formunu gerçeklikle karıştırdıkça ve tüm-bu formların aslı olan Brahman'm birliği*ni kavramadıkça maya'mn etkisindeyiz demektir.
Buna göre maya, sık sık yanlış biçimde söylendiği gibi, dünyanın bir yanılsama ol*duğu anlamına gelmez. Yanılsama (illusi-on) eğer biz çevremizdeki biçimler ve ya*pıların, nesneler ya da olayların, ölçümle*yen ve kategorileştiren zihinlerimizin ürettiği kavramlar olduklarını farketmek yerine, tabiatm gerçeklikleri olduklarım düşünürsek yalnızca bakış açımızda var*dır, maya, işte bu kavranılan gerçekliğin yerine koyma, ya da haritayı gerçek coğra*fi mekanla karıştırma yanüsamasıâır.
Hindulann tabiat anlayışında tüm form*lar izafi, seyyal ve daima değişen ilahi oyu*nun büyük büyücülerince oluşturulmuş maya'dir. Maya dünyası daima değişim içindedir, çünkü ilahi Ula ritmik ve dina*mik bir oyundur. Oyunun dinamik gücü Hint düşüncesinin başka bir önemli kavra*mı olan karma'dır. Karma eylem demek*tir. Oyunun aktif ilkesidir bu; yani bütün şeylerin dinamik bir biçimde birbiriyle bağlantılı olduğu hareket halinde bir kai*natı dile getirir. Gita'nın ifadesiyle,"Kar*ma y her şeyin hayatlarını ondan kazandık-lan yaratma gücüdür."
Karma* mn anlamı, tıpkı maya'mn anla*mı gibi asli kozmik düzeyinden psikolojik bir anlama büründüğü insani düzeye indi-rilmişti.Dünya görüşümüz par çalara ayrıl*dıkça, maya'mn etkisi altında kaldıkça ve Çevremizden bağımsız olduğumuzu ve ba*ğımsız bir şekilde hareket edebileceğimi*zi düşündükçe, karma'yla sınırlanmışız demektir. Karma'mn bağlarından kurtul*mak, insan da dahil tüm tabiatın birlik ve ahenginin farkına varmak ve buna uygun olarak faaliyet göstermek demektir.
Maya'nm etkisinden kurtulmak ve kar-ma'nmbağlannı parçalamak duyulanınız*la kavradığımız tüm fenomenlerin, aynı gerçekliğin bir parçasını oluşturduğunun
farkına varmak demektir. O, kendi benli*ğimiz de dahil, her şeyinJ3/aAmört olduğu*nu somut ve kişisel olarak yaşamak anla*mındadır. Bu yaşantıya Hindu felsefesin*de mokşa, ya da 'özgürleşme' adı verilir ve bu Hinduizmin özü sayılır.
Hinduizm, Sayısız özgürleşme yollan ol*duğu iddiasındadır. O tüm bağlılarının Tanrı'ya aynı şekilde yaklaşabileceklerini asla beklemeyecek ve farklı bilinç halleri için değişik kavramlar, ritüeller ve mane*vi tecrübeler sunacaktır. Bu kavram ve uy*gulamaların pek çoğunun birbirine tezat teşkil ediyor oluşu, Hindulan zerre kadar ilgilendirmez; çünkü onlar bilir ki, hangi şekilde olursa olsun Bralıman, kavramla*rın ve tasavvurların ötesindedir. Bu tavır*dan Hinduizmin karakteristiği olan bü*yük hoşgörü ve geniş görüşlülük çıkmış*tır.
Hinduizmin en enteüektüel okulu, Upa-nişadlar'a dayanan ve Brahman'ın her*hangi bir mitolojik içerikten beri gayrı şahsi metafizik bir kavram olduğu üzerin*de duran Vedanta'dır. Bununla birlikte yüksek felsefi ve entellektüel düzeyine rağmen Vedantacı özgürleşme yolu Batı felsefesindeki birçok özgürlükçü okuldan oldukça farklı bir mahiyettedir. Onun yo-luBrahman'la birleşmeyi gerçekleştirme*ye yönelik günlük mcditasyon ve diğer ruhsal egzersizleri içerir.
Bir başka önemli ve etkili özgürleşme yöntemiyoga'dır. Yoga, "bağlamak", "bir*leşmek" anlamlarına gelir ve bireysel ru*hun Brahman'la birleşmesini ifade eder. Çeşitli yoga okulları ya da 'tarikatları' var*dır. Bunlar bazı farkh tipte ve farklı ruh*sal düzeylerdeki insanlar için düzenlen*miş çeşitli zihinsel disiplinleri ve temel fi*ziksel eğitimi içerirler.
Şuadan Hindu için Tanrı'ya yaklaşmanın en yaygın yolu, ona kişisel bir tanrı, ya da tanrıça sureti içinde tapınmaktır. En*gin Hint hayal gücü sayısız tecellilerde te*zahür eden binlerce tanrı üretmiştir. Bu*günkü Hindistan'da en çok tapınılan üç tanrı Şiva, Vİşnu ve İlahi Ana'dır. Şiva bir*çok forma girebilen en eski Hint tanrıçala*rından biridir. Ona Brahman'la bütünlü*ğünün kişiselleşmesini temsil ettiğinde Maheşvara (Büyük Tanrı) adı verilir ve o Tann'mn pek çok tekil yönünü temsil eder. En ünlü tezahürü Nataraja, yani dansçıların kralı olandır. Kozmik Dansçı olarak Şiva, evrenin bitmek bilmez ritmi*ni, dansı aracılığıyla besleyen yaratma ve bozma (kevn ve fesad) tanrısıdır.
Vişnu da pek çok kisveyle görünür. Bu kimselerden birisi Btıagavad Gita'nın tan*rı Krişna'sidir. Genel olarak Vişnu'nun görevi kainattaki işlerin idamesidir. Bu üçlemenin üçüncü tanrısı Şakti, yani ilahî Anne'dir. O, pek çok sureti içinde dişil ka*inat enerjisini temsil eden arketipsel, ila*hedir.
Şakti, Şiva'nın eşi olarak da karşımıza çı*kar ve ikisi sık sık, batı dini sanatında hiç bilinmeyen olağanüstü derecede bir duy*gusallık yayan büyüleyici tapınak heykelle*rinde tasvir edilen muhteris kucaklayışlar*da bir arada görülür. Birçok Batılı dînin tersine duyumsal haz Hinduizmde asla bastırılmamıştır. Çünkü vücut daima insa*noğlunun bütünleyici bir parçası olarak değerlendirilmiş ve ruhtan ayrı bir şey ola*rak düşünülmemiştir. Bu nedenle bir Hin*du iradesiyle vücudun tutkularım kontrol etmeye çalışmak yerine kendisini bütün varlığıyla birlikte beden ve ruhunu bir ara*da farketmeyi amaçlar. Hinduizm Orta-Çağ Tantrizmi denilen aydınlanmanın her birinin içerisinde her ikisinin de yer aldığı duyumsal aşka dair derin bir deneyimle
arandığı bir dal geliştirmiştir.
Şiva, Ortaçağın bu erotik mistisizm for*muyla yakından ilişkilidir, aynı şekilde Şakti ve Hint mitolojisinde çok sayıda va*rolan diğer dişil tanrılar da böyleydi. Bu tanrıça bolluğu da yine gösterir ki Hindu*izm de» daima dişilikle ilişkili olmuş bulu*nan insan tabiatının fiziksel ve duyumsal yanı tamamıyla Tann'nm bütünlenmiş bir parçasıdır. Hindu tanrıçaları 'kutsal bakire1 şeklinde düşünülmemiş, fakat hay*ranlık verici güzelliğin duygusal kucakla*yışları şeklinde tasvir edilmiştir.
Batıların, Hint mitolojisini çeşitli teza*hürleri ve enkarnasyonlaruıı temsil eden çok sayıda tanrı ve tanrıçayla kolayca kafa*sı karışmaktadır. Hinduların bu tanrılar çokluğuyla nasıl basa çıkabildiğini anla*mak için, Hinduizmin tüm bu tanrıların özde özdeş oldukları yolundaki ana tavrı*nı daima akılda tutmak şarttır. Onlar aynı ilahi gerçekliğin tezahürleri olup ebedî, her yerde hazır ve nazır ve -son olarak-kavranamazolanBrahman'ıyansıtmakta-dırlar.
