DevilMcRayn
- 20 Kas 2017
- 665 Mesaj
Aktiflik
Seviye
Deneyim
Merhabalar bu yazımızda Lojistik grup adınaİslam Dünyasında Abbasiler ve Endülüs Emevileri Hakkında bilgileri siz değerli Turkhacks üyelerimize Anlatmaya çalışacaz.
İslam sanatı erken dönemlerden itibaren oldukça sade bir gelişim göstermiştir. Bu sadeliğin temelinde o dönemde var olan putperestlik inancına olan tepki ve muhalefet yatmaktadır. İslam sanatının mimaride ilk örnekleri olan Kuba Mescidi ve Mescid-i Nebevi gibi camilerde bu sadelik bariz bir şekilde kendini göstermektedir. Müslümanlar inşa ettikleri mabetleri bir süs ya da ihtişam göstergesi olarak değil, Allah’ın sonsuz ilim ve kudretini anımsatacak, ilahi tefekküre yönlendirecek bir biçimde tasarlamışlardı r. Emevi ailesinin halifeliği eline alması ile bu dönemde sanat, erken döneme nazaran daha gösterişli bir hal almış, aynı zamanda ileriki dönemlerde Abbasi-Endülüs sanatının da etkileneceği bir ekol oluşturmuştur. Emeviler, sanata ve gelişimine oldukça değer vermiş, erken dönemdeki sadelik anlayışını terk ederek, lüks ve ihtişamın vurgulandığı eski Mezopotamya mabetlerinin ihtişamını yansıtan örnekler inşa etmiştir. Bunun yanı sıra, Emevilerin inşa ettikleri yapılarda hem Sasani hem Helen kültüründen de örnekler yer almaktadır. Bu nedenle Emevi sanatı aynı zamanda bir kültür sentezinin neticesidir. Diğer toplum ya da kültürlerden alınan unsurların İslam sanatı ile sentezi sağlanmış, Mefcer Sarayı, Emeviyye Camii gibi müthiş yapılar inşa edilmiştir. Emevi hanedanının 745 yılında son bulması ile İber Yarımadası’ndaki akrabaları Abbasilerden ayrı müstakil bir devlet kurmuş, Emevi dönemi sanatının da devamını sağlamıştır. Endülüs Emevileri nin ilk dönem eserlerinde Emevi üslubunun etkileri bulunmakla beraber, Vizigot kültürünün de esintileri görülmektedir. Zira Endülüs Emevileri aynı zamanda Vizigot kültürünün üzerine kurulmuştur. Eserlerinde de Vizigot kültürüne ait unsurların bulunması gayet tabiidir. Hatta Vizigot-Endülüs kaynaşması o kadar ilerlemiştir ki İspanya’da Beni Ahmer Devleti’nin yıkılmasından sonraki tarihlerde dahi Hristiyan devletler emirlerinde Müslüman sanatçılar çalıştırmış ve Endülüs sanatının yüzyıllar boyunca devamı sağlanmıştır. Abbasilerin durumu da Endülüs Emevilerinden farklı değildir. Emevilerin Arap olmayan ırklara güttüğü ayrımcı politikaya karşı çıkan Abbasiler, eski döneme karşı çıkmak babında Arap olmayan Müslümanlara kucak açmıştır. Bu dönemde güdülen hoşgörü politikası neticesinde sanatın gelişiminde müthiş bir sıçrama yaşanmıştır. Bu tarihten itibaren Abbasi eserlerinde Türk etkileri de görülmektedir. Harizm, Türkistan tavrının etkilerinin görüldüğü Abbasi sanatında, Emeviler döneminde olduğu gibi güç ve ihtişama da önem verilmiştir. Bu çalışmada; Endülüs Emevi sanatının tarihsel süreç içerisinde nasıl gelişim gösterdiği, inşa ettikleri yapıların özellikleri, Abbasi sanatının ana hatları ve bu dönemde inşa edilen yapıların özellikleri, ana ve alt başlıklar altında incelenecektir.
Endülüs Emevileri Döneminde İslam Sanatı:
Endülüslüler, Emevi kültüründen aldıkları unsurları Vizigot kültürü ile harmanlayarak nadide eserler inşa etmiştir. Yaşanan kültür kaynaşmasını gösteren yapıların yanı sıra bu dönemde Hristiyan Vizigotlar için kullanılan müsta’rib 1 deyimi, kültürel etkileşimin boyutunu göstermesi açısından önemli bir örnek teşkil eder. Bu dönemde icra edilen sanatın etkilerini sonraki yüzyıllardaki İspanyol eserlerinde dahi görebilmekteyiz. Endülüs Emevileri döneminde İspanya’da mimariden el sanatlarına kadar oldukça geniş bir yelpazede müthiş eserler icra edilmiştir. Bu eserlerin güzelliğini, bazı yazılı kaynaklardan ve günümüze gelebilmiş örneklerinden görebilmekteyiz. Endülüs döneminde sanata büyük bir önem verilmişse de bu dönemde icra edilen sanatın örneklerini günümüze ulaşmayı başaran az sayıdaki mimari yapılardan ve el sanatlarına yönelik birkaç seramik eserlerden öğrenebilmekteyiz. Günümüze ulaşan eserlerin sayısının az olmasının başlıca sebepleri ise İspanyolların 15. Yüzyılda İspanya’daki Müslüman topraklarında gerçekleştirdiği yıkım ve tabii şartlar yer almaktadır.
İlk Dönem; Endülüs Emevi Sanatı:
İspanya’daki Emevi hanedanının güç ve ihtişamının sanata yansıdığı bu dönemde, son derece ince bir zevkin ürünü olan mimari eserler inşa edilmiştir. Özellikle Abbasi halifeliğinin tanınmaması ve halifeliğin üstlenilmesi ile bu statünün vurgulandığı, hilafet merkezine yakışır konumda olan eserler, bir bakıma da siyasi nitelik taşımaktadır. Zira güç ve ihtişamın tüm dünyaya ilan edilebileceği en etkili yollardan biri de sanattır. Fransa’daki Versailles Sarayı, İstanbul’daki Ayasofya Camii, Suriye’deki Emeviyye Camii gibi sayısız örnek, güç ve ihtişamın sanata tezahürü konumundaki yapılardır. Bu devirde Endülüs Emevilerinin icra ettiği sanat ile Suriye’deki Emevi üslubu arasında bağlantıların olduğu gerçekse de Endülüslülerin sanatı tamamen farklı bir şekilde inkişaf etmiş ve Endülüs’e has bir tavır oluşturulmuştur. Bu farklılığın temelinde yerel Vizigot kültürünün İslam sanatına sentezi ve hilafetin üstlenilmesi ile bulundukları siyasi mevkii yatmaktadır. İlk dönem mimarisindeki en önemli yapı şüphesiz Kurtuba Camii’dir. Endülüs hükümdarı I. Abdurrahman döneminde başlanan ve daha sonraki yıllarda eklemelerle genişletilen camii, Endülüs sanatının tam anlamıyla temelini teşkil eder. Kurtuba Camii’nin dış tezyinatında hilafetin gereği olarak mağrurluk bildiren süslemeler kullanılırken, iç süslemelerinde ise bunun tam tersi konumunda lüks ve ihtişamı bildiren ögeler kullanılmıştır. Sade görünüşlü dış cephelerin arkasında zengin bir iç dekorasyona sahip Kurtuba Cami’nde Endülüs mimarisinde temel alınan at nalı kemerlerin de ilk örnekleri icra edilmiştir. 2 Kurtuba Camii 13.yüzyılda kiliseye çevrilmiş, 16. Yüzyılda da eklemeler yapılarak katedral halini almıştır. Kurtuba Cami’nin dışında yine bu dönemde inşa edilen Babü’l Merdüm Camii’de Endülüs sanatı için ilk sayılabilecek örnekler taşımaktadır. Babü’l Merdüm Camii kare planlı yapısı ve kaburgalı kemerlerin kullanılış biçimi ile oldukça ilginç ve Endülüs Emevi sanatına has özellikler barındırmaktadır. Yine bu dönemde dini mimarinin yanı sıra sivil mimaride de mühim eserler mevcuttur. III. Abdurrahman döneminde inşa edilen Medinetü’z Zehra sarayı Endülüs sanatına has özelliklere sahiptir. Üç aşamalı bir kale şeklinde tasarlanan bu yapının en üst kısmında halifenin sarayı, alt kısımlarda hükümet daireleri ve köşkler yer almış, bunun yanı sıra bahçeler, geniş avlular ve dükkanlar da bu yapı içerisine yerleştirilmiştir. 3 Bu yapıların etrafı ise kulelerle takviye edilmiş surlarla çevrilmiştir.
İkinci Dönem; Mülûkü’t-Tavâif Sanatı:
Emevi hanedanın iktidarı kaybetmesi neticesinde bu dönemde Müslümanlar arasında bir türlü birlik kurulmamış neticesinde küçük Müslüman devletlerin yönettiği bir Endülüs devri ortaya çıkmıştır. Bu dönemde Hristiyanlar ve Müslümanlar arasındaki çatışmalar, Müslüman devletleri topraklarını korumacı bir anlayışa sürüklemiştir. Bu korumacılık politikası sanata da yansımış ve mimaride askeri nitelik taşıyan eserler inşa edilmiştir. Meriye’de bulunan kale, bu anlayışa önemli bir örnektir. Meriye Kalesi üç aşamadan oluşan bir yapı olup, dış kademede dörtgen şekildeki kulelerin takviye edildiği surlarla çevrilidir. Yine ikinci kademenin arkasında hükümdar sarayı, aşağısında köşkler ve hamamlar gibi dükkanlar yer almıştır. Sarakusta’daki Caferiye Sarayı da Mülûkü’t-Tavâif dönemi kale- saray anlayışına önemli bir örnek teşkil eder. Bu dönemde inşa edilen dini yapılar da korumacılık politikasının gereği olarak kale dahlinde kalmıştır.
Üçüncü Dönem; Murâbıt ve Muvahhid Sanatı:
Bu dönemde Endülüs bölgesinde büyük toprak kayıplarına uğrayan Müslümanlar, Mağrib kökenli Murabıt ve Muvahhidlerin hakimiyeti altına girmiştir. Endülüs kıtasındaki Mağrib hakimiyeti sanat alanında da tecelli etmiştir. Bu devirde inşa edilen yapılarda yoğun bir Mağrib etkisi görülmektedir. Mağrib tavrının etkileri özellikle tezyinatta kendisini göstermiş ve bu dönemde Müslüman-Hristiyan çatışmalarına rağmen yoğun bir imar çalışması başlatılmıştır. Muvahhidlerin Endülüs’teki idare merkezinde yapılan İşbiliye Ulucamii, Kurtuba Camii’nin bir benzeri şeklinde tasarlanmıştır.
Yine bu dönemde İşbiliye şehrinin surlarını güçlendirebilmek amacıyla yapılan çalışmalarda, surlar üzerine çokgen kenarlı burçlar ve kuleler inşa edilmiştir. Bu kulelerden en meşhuru ve günümüzde Altın Kule olarak bilinen yapı, Mağrib tavrına yönelik mühim bir örnektir. On iki kenarlı çokgen bir plan üzerinde inşa edilmiş olan kule, üzerindeki altın yaldızlı tezyinatın etkisiyle Altın Kule olarak anılmıştır.
Son Dönem; Benî Ahmer Sanatı:
İspanya’daki Müslümanların son temsilcisi olan Beni Ahmer Devleti, Endülüs’te bulunan Hristiyan devletlere nazaran daha zayıf bir konumdadır. Askeri üstünlüğünü kaybeden Müslümanlar daha çok ilmi siyaset yoluyla ayakta durmaya çalışmış ve askeri olaylara ayırılacak olan meşguliyet, sanata ayrılmıştır. Beni Ahmer sultanlarının da sanata olan desteği neticesinde muhteşem eserler icra edilmiştir. Bu dönemde icra edilen eserlerde Emevi ve Mağrib tavrından örnekler bulunmakla beraber, Endülüs Emevilerine has üslubun da kullanıldığı görülmektedir. Bu dönemin en önemli yapılarından olan Elhamra Sarayı, önceki dönemlerde icra edilen kale-saray anlayışının tipik bir örneğidir. Hem savunma kaygılarının hem de sanatsal zevkin bir arada yansıtıldığı Elhamra Sarayı, Beni Ahmer Devleti’nin başkenti Gırnata’ya yukarıdan bakan bir tepe üzerinde inşa edilmiştir. Elhamra Sarayı’nın en önemli özelliği ise; avlularını süsleyen havuzlar ve havuzlar etrafında şekillenmiş mimaridir. 4 Yine bu dönemde, 9.yüzyılda Emeviler tarafından eski bir Roma kilisesi üzerine inşa edilmiş olan Maleka Kalesi üzerinde eklemeler yapılmış ve Beni Ahmer sanatına uygun bir şekilde yeniden tanzim edilmiştir. Kale tasarımında kulelerin güçlü rampalarla takviye edilmesi ve son derece ince bir zevkin ürünü olan alçı tezyinatı Beni Ahmer döneminin ayırt edici özelliklerindendir.
Abbasiler Döneminde İslam Sanatı:
Abbasiler, Emevi hilafetini Horasan Türklerinin yardımıyla yıkmış ve bu durum tüm İslam tarihini kökünden değiştirecek bir kırılma noktası haline gelmiştir. Zira Abbasiler Emevilerin Arap olmayanlara karşı güttüğü ayrımcı politika yerine hoşgörülü bir siyaset izlemiş ve böylece Arap dışı unsurların Abbasi Devleti’nin her kademesine ulaşmasını sağlamıştır. Abbasi Devleti’ndeki bu kültür çeşitliği her alanda olduğu gibi sanata da inikas etmiştir. Bu dönemde Türklerin kitleler halinde Müslümanlığı kabul etmesi ve Abbasi ordu kademelerinde yer alması yoğun bir Türk kültürünün de Abbasi hilafetine taşınmasına vesile olmuştur. Abbasiler, bu dönemde inşa ettikleri camii ya da saray gibi yapılarda Türk mimarları da çalıştırmıştır. Aslen İslam sanatında Türk tavrı Emeviler devrinde görünmeye başlasa da Abbasiler ile Türk üslubu, daha yaygın kullanılmış ve İslam sanatı içinde oldukça belirgin bir konuma yükselmiştir. Yine Türklerin etkisi ile Uzakdoğu sanatı, Maveraünnehr ve Harizm tavrı da Abbasi sanatında kendisine yer bulmuş, böylece Abbasiler Sasani kültüründen Türkistan tavrına kadar geniş bir havzanın kültür birikimini İslam sanatı ile birleştirmeyi başarmıştır. 5 Burada şu hususa da dikkat çekmek gerekir; Abbasiler, Emevilerin yıkıntıları üzerine kurulmuş bir devlettir, bu yüzden Abbasiler eski düzene fikren karşı çıktıkları kadar, icraat olarak da karşı çıkmışlardır. Örneğin Emevilerin başkenti Şam idi, Abbasiler hilafete sahip olmalarının hemen akabinde başkenti Bağdat’a taşımıştır. Yine Emevilerin Roma-Helen kültürüne olan sıcaklıklarına karşı da Abbasiler yüzünü Sasani ve Türkistan bölgesine dönmüştür. Bu nedenle Emeviler döneminde icra edilen eserlerde Roma-Hellen kültürünün etkileri görülürken, Abbasiler dönemindeki eserlerde ise Sasani ve Türk kültürüne ait unsurlar yer almıştır. Yine bu dönemde Mimaride yoğun bir imar faaliyeti başlatılmış, şiir ve nesir yazımı gibi alanlarda müthiş örnekler verilmiştir. Ayrıca seramik, ahşap oymacılığı hat, tezhip, kufi yazıt gibi alanlarda da nadide eserlerin icra edildiğini de unutmamak gerekir. Abbasilerde halı, kilim gibi dokumacılık ürünlerinin de üretildiği bilinmekle beraber, bu alan umumen Türk etkisi altında kalmıştır.
Abbasiler döneminde inşa edilen şehirler:
Abbasiler döneminde dini ve sivil mimaride birçok yapı inşa edilmiştir. Abbasiler öncelikle şehir mimarisine öncelik vermiş ve genellikle camii ya da imarethane gibi diğer yapılarda kurulan şehirler dahilinde kalmıştır. Abbasilerin kurdukları şehirlerin en ünlüsü Bağdat şehridir. Hilafet merkezinin Bağdat’a taşınması ile merkezi otoritenin gücünü yansıtacak bir biçimde tasarlanan bu şehrin temelleri 762 yılında atılmıştır. Birbirine geçmiş daire şeklindeki katmanlardan oluşan Bağdat şehrinin mimari yapısı Firuzabad, Derabcerd ve Merv şehirlerindeki Sasani-Türk modellerine benzemektedir. 6 Şehrin ortasında ulu camii ve bu ulu camii etrafında teşekkül eden bir yapı tasarlanmıştır. Buna ek olarak dairenin dış kısmında da şehirliler için evler yer almaktadır. Bu tarihten sonra kurulan şehirlerde de Bağdat’taki şehir modelinin izlerine rastlanmıştır. Ne yazık ki 13.yüzyılda Moğol yıkımına maruz kalan şehrin ilk tasarımından günümüze ulaşan bir yapı bulunmamaktadır. Abbasi dönemindeki önemli şehir mimarilerinden biri de Rakka’dır; Bağdat gibi katmanlardan oluşan bu şehir Bağdat modeline nazaran tam dairevi bir şekilde değil, oval bir biçimde tasarlanmıştır. Dış surlar kerpiç ve tuğladan örülmüş, iç surlara yuvarlak kuleler takviye edilerek güçlendirilmiştir. Bu şehrin günümüze ulaşabilen kısımları bazı iç surları ve Bağdat kapısı ismini taşıyan ana kapı bölümüdür. Abbasi dönemindeki ünlü şehirlerden biri de Sâmerrâ şehridir. Türklerin hassa ordusuna katılması sonucunda, bu savaşçıların ikamet edebilecekleri bir yer oluşturmak isteyen Abbasi yönetimi, Sâmerrâ şehrini inşa etmiş ve Türk askerlerini bu şehre yerleştirmiştir. Sâmerrâ şehri inşa edildikten bir müddet sonra adeta Orta Çağ İslam medeniyetinin ihtişamının yansıtıldığı; camilerin, köşklerin ve sarayların bulunduğu bir kompleks haline gelmiştir. 7 Şehre kütüphane kurularak ilim alanında da yatırımlar yapılmış ve bu şehirden yetişen birçok devlet adamı Abbasi divan teşkilatında görev almıştır.
Abbasiler Döneminde Sivil ve Dini Mimariye Yönelik Örnekler:
Ühaydır Sarayı:
Ühaydır Sarayı Abbasilerde daha sonraki saray planlamalarının temelini teşkil eder. Zira T şeklindeki saray planlaması ilk defa Ühaydır Sarayı’nda ortaya çıkmıştır. Kubbe nişlerin çevrelediği büyük merasim avlusu; bu avluya açılan kabul merasimlerinin yapıldığı kare salon sıralaması içinde yer alan eyvan, sarayın orta kısmının doğusunda ve batısında yer alan revaklarla çevrili avlu tasarımı, aynı zamanda Sasani saray planlamalarından da örnekler taşımaktadır.
Kasrü’l-Atşân:
Ühaydır Sarayı ile Kufe şehri arasında yer alan Atşan Sarayı, kare şeklindeki salon planlamasına yakın bir şekilde tasarlanmıştır. Binanın köşelerinde yarım yuvarlak kuleler inşa edilmiş ve üç kenarının orta kısmına da yine yarım yuvarlak kuleler yerleştirilmiştir. Sarayın çıkış kısmına yine köşeleri yuvarlatılmış olan kulelerle çevrili bir kapı yerleştirilmiş ve bu kapı; doğusunda mutfak vb. odaların olduğu, güneyinde de bir başka eyvanın bulunduğu bir avlu tasarımına bağlanmıştır. Atşan Sarayı’nın dış tezyinatı, Ühaydır Sarayı’nın dış tezyinatı ile benzerlikler taşımaktadır.
Sâmerrâ Ulucamii:
Abbasi Halifesi el-Mütevekkil tarafından 848-852 yılları arasında inşa edilen Sâmerrâ Ulucamii o güne kadar yapılan camiler arasında en büyüğü konumundadır. Bu görkemli yapıtın duvarları tuğladan örülmüş, doğu-batı ve kuzey-tarafına toplam kırk dört kule takviye edilmiştir. Camiye on altı kapı ve yirmi sekiz pencere eklenmiş, yan taraflarında ise dört, kuzeyde üç sıra revakın çevrelediği büyük bir avlu yer almıştır.
Belküvârâ Sarayı ve Diğer Örnekler:
Samerra şehrinin güneyinde yer alan Belküvârâ Sarayı’nın inşası, halife el-Mütevekkil döneminde başlatılsa da halife Müntasır Billah döneminde tamamlanabilmiştir. (859) Yine kare planlaması içinde, köşeleri kulelerle takviye edilmiş bir duvarla çevrilmiş olan saray, iç kısımda üç bölüme ayrılmıştır. Sarayın ortasında bir havuz ve havuzun etrafında da büyük bir bahçe bulunmaktadır. Binanın dış tezyinatında altın yıldızlar, alçı kabartmalar ve mozaikler yer almaktadır. Belküvârâ Sarayı’nın haricinde Abbasilerde ilk türbe mimarisine örnek verilebilecek olan Kubbetü’s-suleybiyye ve T planında inşa edilmiş saraylara örnek olarak verilebilecek Kasrü’l-âşık da Abbasi dönemindeki önemli mimari yapılardır. Yine İslam tarihinde Samaerra Ulucamii’den sonraki en büyük yapılardan biri olan Ebu Dülef Camii de Abbasilerin İslam sanatına kazandırdığı görkemli eserlerden biridir.
Sonuç:
Endülüs Emevileri ve Abbasiler döneminde İslam sanatında farklılıklar söz konusu ise de başlangıçta iki devlet de aynı prensibi taşımaktadır; hilafet merkezi olmanın gereği olarak abidevi eserler inşa etmek, bu eserler ile hilafetin şanını yükselterek tüm dünyaya bu gücün ve ihtişamın tanıtımını yapmak. Hilafetin kaybedilerek küçük devletlere bölündüğü dönemde ise Endülüs sanatında korumacı bir anlayış görülmüş, buna karşılık Ortadoğu ve Pers coğrafyasında fütuhatın Türkler tarafından üstlenilmesi ile Abbasiler daha çok ilme, bilime ve sanata zamanını ayırmıştır. Bu dönemde sanata olan yönelim, göz kamaştıran abidevi eserlerin inşa edilmesine zemin hazırlamıştır. Endülüs Emevileri ile Abbasilerin bölgesel farklılıkları, kendilerine has üslupların doğuşunu sağlamıştır. Endülüs Emevileri Vizigot kültürü ile İslam sanatının sentezini oluşturmuş, buna karşılık Abbasilerde ise Sasani ve Türk tavrı İslam sanatına entegre edilmiştir. Neticede İslam sanatının farklı kültürler ile kaynaşması sağlanmış ve böylelikle farklı kollara haiz zengin bir üslup ortaya çıkmıştır. Bu üslup; sonraki yüzyıllarda Büyük Selçuklular, Anadolu Selçukluları ve Osmanlılar tarafından daha da geliştirilmiş ve Türk kültürünün etkisiyle İslam sanatı, dünyada çok önemli bir konuma yükselmiştir.
LOJİSTİK TİM SUNDU
İslam sanatı erken dönemlerden itibaren oldukça sade bir gelişim göstermiştir. Bu sadeliğin temelinde o dönemde var olan putperestlik inancına olan tepki ve muhalefet yatmaktadır. İslam sanatının mimaride ilk örnekleri olan Kuba Mescidi ve Mescid-i Nebevi gibi camilerde bu sadelik bariz bir şekilde kendini göstermektedir. Müslümanlar inşa ettikleri mabetleri bir süs ya da ihtişam göstergesi olarak değil, Allah’ın sonsuz ilim ve kudretini anımsatacak, ilahi tefekküre yönlendirecek bir biçimde tasarlamışlardı r. Emevi ailesinin halifeliği eline alması ile bu dönemde sanat, erken döneme nazaran daha gösterişli bir hal almış, aynı zamanda ileriki dönemlerde Abbasi-Endülüs sanatının da etkileneceği bir ekol oluşturmuştur. Emeviler, sanata ve gelişimine oldukça değer vermiş, erken dönemdeki sadelik anlayışını terk ederek, lüks ve ihtişamın vurgulandığı eski Mezopotamya mabetlerinin ihtişamını yansıtan örnekler inşa etmiştir. Bunun yanı sıra, Emevilerin inşa ettikleri yapılarda hem Sasani hem Helen kültüründen de örnekler yer almaktadır. Bu nedenle Emevi sanatı aynı zamanda bir kültür sentezinin neticesidir. Diğer toplum ya da kültürlerden alınan unsurların İslam sanatı ile sentezi sağlanmış, Mefcer Sarayı, Emeviyye Camii gibi müthiş yapılar inşa edilmiştir. Emevi hanedanının 745 yılında son bulması ile İber Yarımadası’ndaki akrabaları Abbasilerden ayrı müstakil bir devlet kurmuş, Emevi dönemi sanatının da devamını sağlamıştır. Endülüs Emevileri nin ilk dönem eserlerinde Emevi üslubunun etkileri bulunmakla beraber, Vizigot kültürünün de esintileri görülmektedir. Zira Endülüs Emevileri aynı zamanda Vizigot kültürünün üzerine kurulmuştur. Eserlerinde de Vizigot kültürüne ait unsurların bulunması gayet tabiidir. Hatta Vizigot-Endülüs kaynaşması o kadar ilerlemiştir ki İspanya’da Beni Ahmer Devleti’nin yıkılmasından sonraki tarihlerde dahi Hristiyan devletler emirlerinde Müslüman sanatçılar çalıştırmış ve Endülüs sanatının yüzyıllar boyunca devamı sağlanmıştır. Abbasilerin durumu da Endülüs Emevilerinden farklı değildir. Emevilerin Arap olmayan ırklara güttüğü ayrımcı politikaya karşı çıkan Abbasiler, eski döneme karşı çıkmak babında Arap olmayan Müslümanlara kucak açmıştır. Bu dönemde güdülen hoşgörü politikası neticesinde sanatın gelişiminde müthiş bir sıçrama yaşanmıştır. Bu tarihten itibaren Abbasi eserlerinde Türk etkileri de görülmektedir. Harizm, Türkistan tavrının etkilerinin görüldüğü Abbasi sanatında, Emeviler döneminde olduğu gibi güç ve ihtişama da önem verilmiştir. Bu çalışmada; Endülüs Emevi sanatının tarihsel süreç içerisinde nasıl gelişim gösterdiği, inşa ettikleri yapıların özellikleri, Abbasi sanatının ana hatları ve bu dönemde inşa edilen yapıların özellikleri, ana ve alt başlıklar altında incelenecektir.
Endülüs Emevileri Döneminde İslam Sanatı:
Endülüslüler, Emevi kültüründen aldıkları unsurları Vizigot kültürü ile harmanlayarak nadide eserler inşa etmiştir. Yaşanan kültür kaynaşmasını gösteren yapıların yanı sıra bu dönemde Hristiyan Vizigotlar için kullanılan müsta’rib 1 deyimi, kültürel etkileşimin boyutunu göstermesi açısından önemli bir örnek teşkil eder. Bu dönemde icra edilen sanatın etkilerini sonraki yüzyıllardaki İspanyol eserlerinde dahi görebilmekteyiz. Endülüs Emevileri döneminde İspanya’da mimariden el sanatlarına kadar oldukça geniş bir yelpazede müthiş eserler icra edilmiştir. Bu eserlerin güzelliğini, bazı yazılı kaynaklardan ve günümüze gelebilmiş örneklerinden görebilmekteyiz. Endülüs döneminde sanata büyük bir önem verilmişse de bu dönemde icra edilen sanatın örneklerini günümüze ulaşmayı başaran az sayıdaki mimari yapılardan ve el sanatlarına yönelik birkaç seramik eserlerden öğrenebilmekteyiz. Günümüze ulaşan eserlerin sayısının az olmasının başlıca sebepleri ise İspanyolların 15. Yüzyılda İspanya’daki Müslüman topraklarında gerçekleştirdiği yıkım ve tabii şartlar yer almaktadır.
İlk Dönem; Endülüs Emevi Sanatı:
İspanya’daki Emevi hanedanının güç ve ihtişamının sanata yansıdığı bu dönemde, son derece ince bir zevkin ürünü olan mimari eserler inşa edilmiştir. Özellikle Abbasi halifeliğinin tanınmaması ve halifeliğin üstlenilmesi ile bu statünün vurgulandığı, hilafet merkezine yakışır konumda olan eserler, bir bakıma da siyasi nitelik taşımaktadır. Zira güç ve ihtişamın tüm dünyaya ilan edilebileceği en etkili yollardan biri de sanattır. Fransa’daki Versailles Sarayı, İstanbul’daki Ayasofya Camii, Suriye’deki Emeviyye Camii gibi sayısız örnek, güç ve ihtişamın sanata tezahürü konumundaki yapılardır. Bu devirde Endülüs Emevilerinin icra ettiği sanat ile Suriye’deki Emevi üslubu arasında bağlantıların olduğu gerçekse de Endülüslülerin sanatı tamamen farklı bir şekilde inkişaf etmiş ve Endülüs’e has bir tavır oluşturulmuştur. Bu farklılığın temelinde yerel Vizigot kültürünün İslam sanatına sentezi ve hilafetin üstlenilmesi ile bulundukları siyasi mevkii yatmaktadır. İlk dönem mimarisindeki en önemli yapı şüphesiz Kurtuba Camii’dir. Endülüs hükümdarı I. Abdurrahman döneminde başlanan ve daha sonraki yıllarda eklemelerle genişletilen camii, Endülüs sanatının tam anlamıyla temelini teşkil eder. Kurtuba Camii’nin dış tezyinatında hilafetin gereği olarak mağrurluk bildiren süslemeler kullanılırken, iç süslemelerinde ise bunun tam tersi konumunda lüks ve ihtişamı bildiren ögeler kullanılmıştır. Sade görünüşlü dış cephelerin arkasında zengin bir iç dekorasyona sahip Kurtuba Cami’nde Endülüs mimarisinde temel alınan at nalı kemerlerin de ilk örnekleri icra edilmiştir. 2 Kurtuba Camii 13.yüzyılda kiliseye çevrilmiş, 16. Yüzyılda da eklemeler yapılarak katedral halini almıştır. Kurtuba Cami’nin dışında yine bu dönemde inşa edilen Babü’l Merdüm Camii’de Endülüs sanatı için ilk sayılabilecek örnekler taşımaktadır. Babü’l Merdüm Camii kare planlı yapısı ve kaburgalı kemerlerin kullanılış biçimi ile oldukça ilginç ve Endülüs Emevi sanatına has özellikler barındırmaktadır. Yine bu dönemde dini mimarinin yanı sıra sivil mimaride de mühim eserler mevcuttur. III. Abdurrahman döneminde inşa edilen Medinetü’z Zehra sarayı Endülüs sanatına has özelliklere sahiptir. Üç aşamalı bir kale şeklinde tasarlanan bu yapının en üst kısmında halifenin sarayı, alt kısımlarda hükümet daireleri ve köşkler yer almış, bunun yanı sıra bahçeler, geniş avlular ve dükkanlar da bu yapı içerisine yerleştirilmiştir. 3 Bu yapıların etrafı ise kulelerle takviye edilmiş surlarla çevrilmiştir.
İkinci Dönem; Mülûkü’t-Tavâif Sanatı:
Emevi hanedanın iktidarı kaybetmesi neticesinde bu dönemde Müslümanlar arasında bir türlü birlik kurulmamış neticesinde küçük Müslüman devletlerin yönettiği bir Endülüs devri ortaya çıkmıştır. Bu dönemde Hristiyanlar ve Müslümanlar arasındaki çatışmalar, Müslüman devletleri topraklarını korumacı bir anlayışa sürüklemiştir. Bu korumacılık politikası sanata da yansımış ve mimaride askeri nitelik taşıyan eserler inşa edilmiştir. Meriye’de bulunan kale, bu anlayışa önemli bir örnektir. Meriye Kalesi üç aşamadan oluşan bir yapı olup, dış kademede dörtgen şekildeki kulelerin takviye edildiği surlarla çevrilidir. Yine ikinci kademenin arkasında hükümdar sarayı, aşağısında köşkler ve hamamlar gibi dükkanlar yer almıştır. Sarakusta’daki Caferiye Sarayı da Mülûkü’t-Tavâif dönemi kale- saray anlayışına önemli bir örnek teşkil eder. Bu dönemde inşa edilen dini yapılar da korumacılık politikasının gereği olarak kale dahlinde kalmıştır.
Üçüncü Dönem; Murâbıt ve Muvahhid Sanatı:
Bu dönemde Endülüs bölgesinde büyük toprak kayıplarına uğrayan Müslümanlar, Mağrib kökenli Murabıt ve Muvahhidlerin hakimiyeti altına girmiştir. Endülüs kıtasındaki Mağrib hakimiyeti sanat alanında da tecelli etmiştir. Bu devirde inşa edilen yapılarda yoğun bir Mağrib etkisi görülmektedir. Mağrib tavrının etkileri özellikle tezyinatta kendisini göstermiş ve bu dönemde Müslüman-Hristiyan çatışmalarına rağmen yoğun bir imar çalışması başlatılmıştır. Muvahhidlerin Endülüs’teki idare merkezinde yapılan İşbiliye Ulucamii, Kurtuba Camii’nin bir benzeri şeklinde tasarlanmıştır.
Yine bu dönemde İşbiliye şehrinin surlarını güçlendirebilmek amacıyla yapılan çalışmalarda, surlar üzerine çokgen kenarlı burçlar ve kuleler inşa edilmiştir. Bu kulelerden en meşhuru ve günümüzde Altın Kule olarak bilinen yapı, Mağrib tavrına yönelik mühim bir örnektir. On iki kenarlı çokgen bir plan üzerinde inşa edilmiş olan kule, üzerindeki altın yaldızlı tezyinatın etkisiyle Altın Kule olarak anılmıştır.
Son Dönem; Benî Ahmer Sanatı:
İspanya’daki Müslümanların son temsilcisi olan Beni Ahmer Devleti, Endülüs’te bulunan Hristiyan devletlere nazaran daha zayıf bir konumdadır. Askeri üstünlüğünü kaybeden Müslümanlar daha çok ilmi siyaset yoluyla ayakta durmaya çalışmış ve askeri olaylara ayırılacak olan meşguliyet, sanata ayrılmıştır. Beni Ahmer sultanlarının da sanata olan desteği neticesinde muhteşem eserler icra edilmiştir. Bu dönemde icra edilen eserlerde Emevi ve Mağrib tavrından örnekler bulunmakla beraber, Endülüs Emevilerine has üslubun da kullanıldığı görülmektedir. Bu dönemin en önemli yapılarından olan Elhamra Sarayı, önceki dönemlerde icra edilen kale-saray anlayışının tipik bir örneğidir. Hem savunma kaygılarının hem de sanatsal zevkin bir arada yansıtıldığı Elhamra Sarayı, Beni Ahmer Devleti’nin başkenti Gırnata’ya yukarıdan bakan bir tepe üzerinde inşa edilmiştir. Elhamra Sarayı’nın en önemli özelliği ise; avlularını süsleyen havuzlar ve havuzlar etrafında şekillenmiş mimaridir. 4 Yine bu dönemde, 9.yüzyılda Emeviler tarafından eski bir Roma kilisesi üzerine inşa edilmiş olan Maleka Kalesi üzerinde eklemeler yapılmış ve Beni Ahmer sanatına uygun bir şekilde yeniden tanzim edilmiştir. Kale tasarımında kulelerin güçlü rampalarla takviye edilmesi ve son derece ince bir zevkin ürünü olan alçı tezyinatı Beni Ahmer döneminin ayırt edici özelliklerindendir.
Abbasiler Döneminde İslam Sanatı:
Abbasiler, Emevi hilafetini Horasan Türklerinin yardımıyla yıkmış ve bu durum tüm İslam tarihini kökünden değiştirecek bir kırılma noktası haline gelmiştir. Zira Abbasiler Emevilerin Arap olmayanlara karşı güttüğü ayrımcı politika yerine hoşgörülü bir siyaset izlemiş ve böylece Arap dışı unsurların Abbasi Devleti’nin her kademesine ulaşmasını sağlamıştır. Abbasi Devleti’ndeki bu kültür çeşitliği her alanda olduğu gibi sanata da inikas etmiştir. Bu dönemde Türklerin kitleler halinde Müslümanlığı kabul etmesi ve Abbasi ordu kademelerinde yer alması yoğun bir Türk kültürünün de Abbasi hilafetine taşınmasına vesile olmuştur. Abbasiler, bu dönemde inşa ettikleri camii ya da saray gibi yapılarda Türk mimarları da çalıştırmıştır. Aslen İslam sanatında Türk tavrı Emeviler devrinde görünmeye başlasa da Abbasiler ile Türk üslubu, daha yaygın kullanılmış ve İslam sanatı içinde oldukça belirgin bir konuma yükselmiştir. Yine Türklerin etkisi ile Uzakdoğu sanatı, Maveraünnehr ve Harizm tavrı da Abbasi sanatında kendisine yer bulmuş, böylece Abbasiler Sasani kültüründen Türkistan tavrına kadar geniş bir havzanın kültür birikimini İslam sanatı ile birleştirmeyi başarmıştır. 5 Burada şu hususa da dikkat çekmek gerekir; Abbasiler, Emevilerin yıkıntıları üzerine kurulmuş bir devlettir, bu yüzden Abbasiler eski düzene fikren karşı çıktıkları kadar, icraat olarak da karşı çıkmışlardır. Örneğin Emevilerin başkenti Şam idi, Abbasiler hilafete sahip olmalarının hemen akabinde başkenti Bağdat’a taşımıştır. Yine Emevilerin Roma-Helen kültürüne olan sıcaklıklarına karşı da Abbasiler yüzünü Sasani ve Türkistan bölgesine dönmüştür. Bu nedenle Emeviler döneminde icra edilen eserlerde Roma-Hellen kültürünün etkileri görülürken, Abbasiler dönemindeki eserlerde ise Sasani ve Türk kültürüne ait unsurlar yer almıştır. Yine bu dönemde Mimaride yoğun bir imar faaliyeti başlatılmış, şiir ve nesir yazımı gibi alanlarda müthiş örnekler verilmiştir. Ayrıca seramik, ahşap oymacılığı hat, tezhip, kufi yazıt gibi alanlarda da nadide eserlerin icra edildiğini de unutmamak gerekir. Abbasilerde halı, kilim gibi dokumacılık ürünlerinin de üretildiği bilinmekle beraber, bu alan umumen Türk etkisi altında kalmıştır.
Abbasiler döneminde inşa edilen şehirler:
Abbasiler döneminde dini ve sivil mimaride birçok yapı inşa edilmiştir. Abbasiler öncelikle şehir mimarisine öncelik vermiş ve genellikle camii ya da imarethane gibi diğer yapılarda kurulan şehirler dahilinde kalmıştır. Abbasilerin kurdukları şehirlerin en ünlüsü Bağdat şehridir. Hilafet merkezinin Bağdat’a taşınması ile merkezi otoritenin gücünü yansıtacak bir biçimde tasarlanan bu şehrin temelleri 762 yılında atılmıştır. Birbirine geçmiş daire şeklindeki katmanlardan oluşan Bağdat şehrinin mimari yapısı Firuzabad, Derabcerd ve Merv şehirlerindeki Sasani-Türk modellerine benzemektedir. 6 Şehrin ortasında ulu camii ve bu ulu camii etrafında teşekkül eden bir yapı tasarlanmıştır. Buna ek olarak dairenin dış kısmında da şehirliler için evler yer almaktadır. Bu tarihten sonra kurulan şehirlerde de Bağdat’taki şehir modelinin izlerine rastlanmıştır. Ne yazık ki 13.yüzyılda Moğol yıkımına maruz kalan şehrin ilk tasarımından günümüze ulaşan bir yapı bulunmamaktadır. Abbasi dönemindeki önemli şehir mimarilerinden biri de Rakka’dır; Bağdat gibi katmanlardan oluşan bu şehir Bağdat modeline nazaran tam dairevi bir şekilde değil, oval bir biçimde tasarlanmıştır. Dış surlar kerpiç ve tuğladan örülmüş, iç surlara yuvarlak kuleler takviye edilerek güçlendirilmiştir. Bu şehrin günümüze ulaşabilen kısımları bazı iç surları ve Bağdat kapısı ismini taşıyan ana kapı bölümüdür. Abbasi dönemindeki ünlü şehirlerden biri de Sâmerrâ şehridir. Türklerin hassa ordusuna katılması sonucunda, bu savaşçıların ikamet edebilecekleri bir yer oluşturmak isteyen Abbasi yönetimi, Sâmerrâ şehrini inşa etmiş ve Türk askerlerini bu şehre yerleştirmiştir. Sâmerrâ şehri inşa edildikten bir müddet sonra adeta Orta Çağ İslam medeniyetinin ihtişamının yansıtıldığı; camilerin, köşklerin ve sarayların bulunduğu bir kompleks haline gelmiştir. 7 Şehre kütüphane kurularak ilim alanında da yatırımlar yapılmış ve bu şehirden yetişen birçok devlet adamı Abbasi divan teşkilatında görev almıştır.
Abbasiler Döneminde Sivil ve Dini Mimariye Yönelik Örnekler:
Ühaydır Sarayı:
Ühaydır Sarayı Abbasilerde daha sonraki saray planlamalarının temelini teşkil eder. Zira T şeklindeki saray planlaması ilk defa Ühaydır Sarayı’nda ortaya çıkmıştır. Kubbe nişlerin çevrelediği büyük merasim avlusu; bu avluya açılan kabul merasimlerinin yapıldığı kare salon sıralaması içinde yer alan eyvan, sarayın orta kısmının doğusunda ve batısında yer alan revaklarla çevrili avlu tasarımı, aynı zamanda Sasani saray planlamalarından da örnekler taşımaktadır.
Kasrü’l-Atşân:
Ühaydır Sarayı ile Kufe şehri arasında yer alan Atşan Sarayı, kare şeklindeki salon planlamasına yakın bir şekilde tasarlanmıştır. Binanın köşelerinde yarım yuvarlak kuleler inşa edilmiş ve üç kenarının orta kısmına da yine yarım yuvarlak kuleler yerleştirilmiştir. Sarayın çıkış kısmına yine köşeleri yuvarlatılmış olan kulelerle çevrili bir kapı yerleştirilmiş ve bu kapı; doğusunda mutfak vb. odaların olduğu, güneyinde de bir başka eyvanın bulunduğu bir avlu tasarımına bağlanmıştır. Atşan Sarayı’nın dış tezyinatı, Ühaydır Sarayı’nın dış tezyinatı ile benzerlikler taşımaktadır.
Sâmerrâ Ulucamii:
Abbasi Halifesi el-Mütevekkil tarafından 848-852 yılları arasında inşa edilen Sâmerrâ Ulucamii o güne kadar yapılan camiler arasında en büyüğü konumundadır. Bu görkemli yapıtın duvarları tuğladan örülmüş, doğu-batı ve kuzey-tarafına toplam kırk dört kule takviye edilmiştir. Camiye on altı kapı ve yirmi sekiz pencere eklenmiş, yan taraflarında ise dört, kuzeyde üç sıra revakın çevrelediği büyük bir avlu yer almıştır.
Belküvârâ Sarayı ve Diğer Örnekler:
Samerra şehrinin güneyinde yer alan Belküvârâ Sarayı’nın inşası, halife el-Mütevekkil döneminde başlatılsa da halife Müntasır Billah döneminde tamamlanabilmiştir. (859) Yine kare planlaması içinde, köşeleri kulelerle takviye edilmiş bir duvarla çevrilmiş olan saray, iç kısımda üç bölüme ayrılmıştır. Sarayın ortasında bir havuz ve havuzun etrafında da büyük bir bahçe bulunmaktadır. Binanın dış tezyinatında altın yıldızlar, alçı kabartmalar ve mozaikler yer almaktadır. Belküvârâ Sarayı’nın haricinde Abbasilerde ilk türbe mimarisine örnek verilebilecek olan Kubbetü’s-suleybiyye ve T planında inşa edilmiş saraylara örnek olarak verilebilecek Kasrü’l-âşık da Abbasi dönemindeki önemli mimari yapılardır. Yine İslam tarihinde Samaerra Ulucamii’den sonraki en büyük yapılardan biri olan Ebu Dülef Camii de Abbasilerin İslam sanatına kazandırdığı görkemli eserlerden biridir.
Sonuç:
Endülüs Emevileri ve Abbasiler döneminde İslam sanatında farklılıklar söz konusu ise de başlangıçta iki devlet de aynı prensibi taşımaktadır; hilafet merkezi olmanın gereği olarak abidevi eserler inşa etmek, bu eserler ile hilafetin şanını yükselterek tüm dünyaya bu gücün ve ihtişamın tanıtımını yapmak. Hilafetin kaybedilerek küçük devletlere bölündüğü dönemde ise Endülüs sanatında korumacı bir anlayış görülmüş, buna karşılık Ortadoğu ve Pers coğrafyasında fütuhatın Türkler tarafından üstlenilmesi ile Abbasiler daha çok ilme, bilime ve sanata zamanını ayırmıştır. Bu dönemde sanata olan yönelim, göz kamaştıran abidevi eserlerin inşa edilmesine zemin hazırlamıştır. Endülüs Emevileri ile Abbasilerin bölgesel farklılıkları, kendilerine has üslupların doğuşunu sağlamıştır. Endülüs Emevileri Vizigot kültürü ile İslam sanatının sentezini oluşturmuş, buna karşılık Abbasilerde ise Sasani ve Türk tavrı İslam sanatına entegre edilmiştir. Neticede İslam sanatının farklı kültürler ile kaynaşması sağlanmış ve böylelikle farklı kollara haiz zengin bir üslup ortaya çıkmıştır. Bu üslup; sonraki yüzyıllarda Büyük Selçuklular, Anadolu Selçukluları ve Osmanlılar tarafından daha da geliştirilmiş ve Türk kültürünün etkisiyle İslam sanatı, dünyada çok önemli bir konuma yükselmiştir.
LOJİSTİK TİM SUNDU






