Gönül Kırmak: Manevî Bir Vebal
İslâm dini, insanların birbiriyle olan ilişkilerinde nezaket, merhamet ve inceliği esas alır. Kur’ân-ı Kerîm'de ve hadis-i şeriflerde, kalp kırmaktan, gönül incitmekten sakınılması sıkça vurgulanmıştır. Zira gönül, Allah Teâlâ’nın nazar ettiği yerdir. Gönül kırmak, sadece bir insanı üzmekle sınırlı kalmaz; aynı zamanda ilâhî rızadan uzaklaşmak anlamına da gelir.
Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurur: "Müslüman, elinden ve dilinden insanların emin olduğu kimsedir."(Buhârî, Îmân, 4) Bu nebevî ölçü, insanlarla olan muamelede hem fiillerimize hem de sözlerimize dikkat etmemizi emreder. Bir sözü söylemeden evvel onun kalbe vereceği tesiri düşünmek, müminin şiarı olmalıdır.
Gönül kırmak kolay, fakat tamiri zordur. Bir anlık öfke ile edilen bir söz, yılların muhabbetini zedeleyebilir. Oysa bir gönül yapmak, bin Kâbe yapmaktan eftaldir, denmiştir. Bu söz, halk arasında atasözü gibi dolaşsa da arkasında büyük bir hikmet vardır. Kâbe Allah'ın evidir; fakat bir mü’minin gönlü, Rahmân’ın nazar ettiği yerdir.
İmam-ı Gazâlî hazretleri gönül kırmayı, kul hakkının en derin biçimlerinden biri olarak görür. Zira kalbe dokunan bir söz ya da davranış, affı sadece Allah’tan değil, aynı zamanda kuldan da gerektirir. O hâlde, mümin her adımda gönül almayı, incitmektense ihya etmeyi gaye edinmelidir.
Tasavvuf büyükleri de gönül terbiyesini, mânevî yolculuğun esası kabul etmişlerdir. Yunus Emre ne güzel söyler: “Bir kez gönül yıktın ise, bu kıldığın namaz değil.” Namaz, oruç, hac gibi ibadetler elbette dinin direğidir; fakat bunlar kalp inceliği ve insan hakkına riayetle kemale erer.
Sonuç olarak, gönül kırmak, İslâm ahlâkına aykırı bir davranıştır. Gönül almak ise, hem dünya hem âhiret saadetinin anahtarıdır. Her sözümüzde ve davranışımızda karşımızdakinin kalbine dokunduğumuzu unutmayalım. Zira Allah Teâlâ, kırık kalplerin sahibidir; gönlü kırılanı O’nun teselli etmesi umulur. Lakin gönül kıran da, kırdığı kalbin vebalini taşır.
İslâm dini, insanların birbiriyle olan ilişkilerinde nezaket, merhamet ve inceliği esas alır. Kur’ân-ı Kerîm'de ve hadis-i şeriflerde, kalp kırmaktan, gönül incitmekten sakınılması sıkça vurgulanmıştır. Zira gönül, Allah Teâlâ’nın nazar ettiği yerdir. Gönül kırmak, sadece bir insanı üzmekle sınırlı kalmaz; aynı zamanda ilâhî rızadan uzaklaşmak anlamına da gelir.
Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurur: "Müslüman, elinden ve dilinden insanların emin olduğu kimsedir."(Buhârî, Îmân, 4) Bu nebevî ölçü, insanlarla olan muamelede hem fiillerimize hem de sözlerimize dikkat etmemizi emreder. Bir sözü söylemeden evvel onun kalbe vereceği tesiri düşünmek, müminin şiarı olmalıdır.
Gönül kırmak kolay, fakat tamiri zordur. Bir anlık öfke ile edilen bir söz, yılların muhabbetini zedeleyebilir. Oysa bir gönül yapmak, bin Kâbe yapmaktan eftaldir, denmiştir. Bu söz, halk arasında atasözü gibi dolaşsa da arkasında büyük bir hikmet vardır. Kâbe Allah'ın evidir; fakat bir mü’minin gönlü, Rahmân’ın nazar ettiği yerdir.
İmam-ı Gazâlî hazretleri gönül kırmayı, kul hakkının en derin biçimlerinden biri olarak görür. Zira kalbe dokunan bir söz ya da davranış, affı sadece Allah’tan değil, aynı zamanda kuldan da gerektirir. O hâlde, mümin her adımda gönül almayı, incitmektense ihya etmeyi gaye edinmelidir.
Tasavvuf büyükleri de gönül terbiyesini, mânevî yolculuğun esası kabul etmişlerdir. Yunus Emre ne güzel söyler: “Bir kez gönül yıktın ise, bu kıldığın namaz değil.” Namaz, oruç, hac gibi ibadetler elbette dinin direğidir; fakat bunlar kalp inceliği ve insan hakkına riayetle kemale erer.
Sonuç olarak, gönül kırmak, İslâm ahlâkına aykırı bir davranıştır. Gönül almak ise, hem dünya hem âhiret saadetinin anahtarıdır. Her sözümüzde ve davranışımızda karşımızdakinin kalbine dokunduğumuzu unutmayalım. Zira Allah Teâlâ, kırık kalplerin sahibidir; gönlü kırılanı O’nun teselli etmesi umulur. Lakin gönül kıran da, kırdığı kalbin vebalini taşır.



