Dünya üzerindeki iyiliğin nadirliği, erdemin ruh sahibi olmakla doğrudan bağlantılı olduğunu gösterir. Ruh sahibi olmak, iman etmek ve çaba göstererek fedakârlıkta bulunmakla mümkün olur. İman ehli olanlar, zor koşullar altında dahi toplumsal dayanışmayı sürdürür, karşılık beklemeden iyilik yaparlar. Kur’an, bu kimselere yönelik şöyle buyurur:
> “Sizden bir ecir istemeyenlere uyun. Onlar doğru yoldadır.” (Yasin, 36/21)
İyilik ve doğruluk, maddi karşılık beklentisinden uzak, samimi bir ruh halidir. Ne var ki, dünya genelinde iyiliği temsil eden ruh sahibi insan sayısı azdır. Kötü insanlar ise çoğunlukla insanların değerini pazarlık konusu yapar, fayda-maliyet dengesiyle hareket ederler. Bedava peynir fare kapanında olur gibi klişe sözler ederler. Kur’an, insanların çoğunun nefsin isteklerine uyarak fıtrattan uzaklaştığını ve yalancı olduğunu şöyle bildirir:
> “Ve onların çoğu yalancıdırlar.” (Şuara, 26/223)
“Ve şüphesiz insanlardan çoğu fasıktır.” (Maide, 5/49)
“Fakat çoğunuz haktan hoşlanmıyorsunuz.” (Zuhruf, 43/78)
Burada dikkat çekilen nokta, insan aslında yaratılışı itibariyle hanif din üzeredir. Yani insan fıtratında doğuştan bencil, nankör veya yalancı değildir. Aksine, yaratılış itibariyle doğruyu, iyiyi ve tevhidi kabul etmeye meyillidir:
> “O halde yüzünü hanif olarak dine, Allah’ın yaratmasına çevir ki insanları fıtrat üzerinde yaratmıştır. Allah’ın yaratması değiştirilemez. İşte doğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.” (Rum, 30)
Buradan çıkarılacak önemli sonuç şudur: İnsan özünde iyiliğe, erdeme ve tevhid bilincine yatkındır; ancak bu fıtrat, nefis eğilimleri ve dış etkenlerle bozulabilir. Ancak yine ayetin devamında "Allah’ın yaratması değiştirilemez." denilmektedir. Bu sebeple insan nefsine yenik düşse dahi özünde iyi birisi olmaya devam eder. Dolayısıyla insanın sorumluluğu, bu yaratılış özelliğini koruyup geliştirmek için bilinçli çaba göstermektir. İyilik ve kötülük arasındaki dengenin bozulması, iyilerin sessiz kalması ve toplumsal sistemlerin yozlaşmasıyla ilgilidir. Kur’an’ın çözümü, iyiliği teşvik etmek, kötülükten sakındırmaktır:
> “İçinizden hayra çağıran ve iyiliği emreden ve kötülükten men eden bir topluluk olsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Al-i İmran, 3/104) Bu ayet, iyilik mücadelesinin toplumsal boyutuna vurgu yapar. İyiler, karşılık beklemeden iyilik yapmalı, kötülüğe sessiz kalmamalıdır. Çünkü hakiki kurtuluş, karşılık beklentisi olmadan iyilik yapanların yoludur (Yasin 21).
Öte yandan dünya hayatının insanları aldatıcı bir rol oynadığı da Kur’an’da belirtilmiştir:
> “Şüphesiz Allah’ın vaadi haktır. Ve dünya hayatı sizi aldatmasın ve aldatıcı sizi Allah ile aldatmasın.” (Lokman, 31/33) Bu, kötülerin insanları sadece dünya menfaatleriyle değil, Allah’a dair gerçeklerden de saptırmaya çalıştıklarını ifade eder. Dolayısıyla, iman ve erdemle donanmış ruh sahibi bireylerin görevlerinden biri de bu aldatmacaları fark edip koruyucu olmak, fıtratını bozulmaya karşı korumaktır. Sonuç olarak, kötülüğün yaygınlığı, fıtratın bozulmasının ve iyilerin azlığının neticesidir. Ancak her birey, imanla, çabayla ve fedakârlıkla ruh sahibi olma potansiyelini açığa çıkarabilir. Nuh Tufanı misali, azınlıkta kalan ruh sahibi müminlerin kalitesi ve doğruluğu belirleyici etkendir.
> “Sizden bir ecir istemeyenlere uyun. Onlar doğru yoldadır.” (Yasin, 36/21)
İyilik ve doğruluk, maddi karşılık beklentisinden uzak, samimi bir ruh halidir. Ne var ki, dünya genelinde iyiliği temsil eden ruh sahibi insan sayısı azdır. Kötü insanlar ise çoğunlukla insanların değerini pazarlık konusu yapar, fayda-maliyet dengesiyle hareket ederler. Bedava peynir fare kapanında olur gibi klişe sözler ederler. Kur’an, insanların çoğunun nefsin isteklerine uyarak fıtrattan uzaklaştığını ve yalancı olduğunu şöyle bildirir:
> “Ve onların çoğu yalancıdırlar.” (Şuara, 26/223)
“Ve şüphesiz insanlardan çoğu fasıktır.” (Maide, 5/49)
“Fakat çoğunuz haktan hoşlanmıyorsunuz.” (Zuhruf, 43/78)
Burada dikkat çekilen nokta, insan aslında yaratılışı itibariyle hanif din üzeredir. Yani insan fıtratında doğuştan bencil, nankör veya yalancı değildir. Aksine, yaratılış itibariyle doğruyu, iyiyi ve tevhidi kabul etmeye meyillidir:
> “O halde yüzünü hanif olarak dine, Allah’ın yaratmasına çevir ki insanları fıtrat üzerinde yaratmıştır. Allah’ın yaratması değiştirilemez. İşte doğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.” (Rum, 30)
Buradan çıkarılacak önemli sonuç şudur: İnsan özünde iyiliğe, erdeme ve tevhid bilincine yatkındır; ancak bu fıtrat, nefis eğilimleri ve dış etkenlerle bozulabilir. Ancak yine ayetin devamında "Allah’ın yaratması değiştirilemez." denilmektedir. Bu sebeple insan nefsine yenik düşse dahi özünde iyi birisi olmaya devam eder. Dolayısıyla insanın sorumluluğu, bu yaratılış özelliğini koruyup geliştirmek için bilinçli çaba göstermektir. İyilik ve kötülük arasındaki dengenin bozulması, iyilerin sessiz kalması ve toplumsal sistemlerin yozlaşmasıyla ilgilidir. Kur’an’ın çözümü, iyiliği teşvik etmek, kötülükten sakındırmaktır:
> “İçinizden hayra çağıran ve iyiliği emreden ve kötülükten men eden bir topluluk olsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Al-i İmran, 3/104) Bu ayet, iyilik mücadelesinin toplumsal boyutuna vurgu yapar. İyiler, karşılık beklemeden iyilik yapmalı, kötülüğe sessiz kalmamalıdır. Çünkü hakiki kurtuluş, karşılık beklentisi olmadan iyilik yapanların yoludur (Yasin 21).
Öte yandan dünya hayatının insanları aldatıcı bir rol oynadığı da Kur’an’da belirtilmiştir:
> “Şüphesiz Allah’ın vaadi haktır. Ve dünya hayatı sizi aldatmasın ve aldatıcı sizi Allah ile aldatmasın.” (Lokman, 31/33) Bu, kötülerin insanları sadece dünya menfaatleriyle değil, Allah’a dair gerçeklerden de saptırmaya çalıştıklarını ifade eder. Dolayısıyla, iman ve erdemle donanmış ruh sahibi bireylerin görevlerinden biri de bu aldatmacaları fark edip koruyucu olmak, fıtratını bozulmaya karşı korumaktır. Sonuç olarak, kötülüğün yaygınlığı, fıtratın bozulmasının ve iyilerin azlığının neticesidir. Ancak her birey, imanla, çabayla ve fedakârlıkla ruh sahibi olma potansiyelini açığa çıkarabilir. Nuh Tufanı misali, azınlıkta kalan ruh sahibi müminlerin kalitesi ve doğruluğu belirleyici etkendir.

