Şeyh Abdülvehhâb eş-Şa’rânî Kuddise Sirrûhu Hazretlerinin Asıl İsmi Abdülvehhâb b. Ahmed b. Ali b. Ahmed b. Muhammed b. Zerka b. Mûsâ b. Sultân Ahmed Tilimsânî Ensârî Olup, Îmâm-ı Şa’rânî ve Kutb-i Şa’rânî Lakabıyla Meşhûrdur. Nesebi, Rasülullah Sallallâhû Aleyhi ve Sellem Efendimize Dayanır.
Abdülvehhâb-ı Şa’rânî, Mısır’ın Kalkaşend Kasabasında 1493 (Hicrî 898) de Doğdu. 1565 (Hicrî 973) de Mısır’da Vefât Etti.
Abdülvehhâb’ı Babası Küçük Yaşında İlim Tahsiline Verdi. Henüz Yedi Yaşında Kur’an-ı Kerîm’i Ezberledi. Sekiz Yaşında iken Geceleri Teheccüd Namazlarını Hiç Terk Etmeden Kılmaya Başladı. Bulûğ Çağına Gelmeden, Kıldığı Gece Namazlarında Kur’an-ı Kerîm’i Hatmederdi. Bir İşe Başlayınca En İnce Ayrıntılarına Kadar İner O İşi En İyi Şekilde Yapardı. Çalışkanlığı ve Anlayışı ile Hocalarının Kısa Zamanda Gönüllerini Fethederdi. Hocalarından Okuduğu Kitapları Ezberlerdi.
Genç Yaşında Hadîs ve Fıkh İlimlerinde Ehliyet Kazandı. Tasavvuf Yolunda da Çalışarak Pek Çok Velînin Feyz Teveccühlerine Kavuştu. Bunların Başlıcası, Aliyy-ül-Havvâs Hazretleridir. Ayrıca Feyz Aldığı, Sohbetiyle Şereflendiği Hocalarından Bâzıları Şunlardır; Muhammed Mağribî, Muhammed b. Anân, Ebü’l-Abbâs Gamrî, Nûreddîn Hasenî, Şeyhü’l-İslâm Zekeriyyâ el-Ensârî, Ali Darîr, Ali b. Cemâl, Abdülkâdir b. Anân, Muhammed Âdil, Muhammed b. Dâvûd, Muhammed Servî, Nûreddîn Mürsâfî, Tâcüddîn Zâkir, Efdalüddîn... Bunlardan Başka Pek Çok Evliyânın da Teveccühlerine, Feyz ve Bereketlerine Kavuştu.
HIZIR ALEYHİSSELÂM
Abdülvehhâb-ı Şa’rânî’ye, “Tasavvuf Yoluna Nasıl Girip İlerledin ve Buna Kimler Sebep Oldu?” Diye Sorduklarında Şöyle Anlattı; Tasavvuf Yolunu Önce Hızır Aleyhisselâm’dan ve Üstâdım Aliyy-ül-Havvâs’tan Öğrendim. Önce Onlara Tam Olarak İnanıp Teslim Oldum. Ne Emrettilerse Hepsini Yaptım. Nefsimle Senelerce Mücahede Ettim. Nefsimin İstemediklerini Yaparak, Onu Terbiye Ettim. Öyle ki, Yalnız Kaldığım Vakit, Odamın Tavanına Bir İp Bağlar, Onu Boynuma Takarak Rabbime İbâdet Ederdim. Uykum Geldiğinde Yatmak İstedim Fakât Boynumdaki İp Uykuya Mani’ Olurdu. Mecburen İbâdete Devam Ederdim. Böylece Nefsimin İstemediği Şeyleri Yaparak Onu Terbiye Etmeye, Yola Getirmeye Çabalardım. Harâmlardan Şiddetle Kaçındığım Gibi, Mübâhların Fazlasını Dahi Terk Ederdim. Yiyecek Bir Şeyim Olmadığı Zaman Ot Yer, Kimseden Bir Şey İstemezdim. Vâli Konaklarının ve Sultân Adamlarının Evlerinin Gölgesinden Dahi Geçmez, Yolumu Değiştirirdim. İyice İncelemeden Bir Şey Yediğim Olmadı. Öyle Bir Hâle Geldim ki, Gelen Yiyeceğe Bakarak, Onun Helâl Olup Olmadığını, Rabbimin Bana İhsân Etmesiyle Anlamaya Başladım. Helâl Yiyeceklerden Temiz ve Güzel, Harâm Olanlardan ise Kötü ve Pis Bir Koku, Şüphelilerden de Harâmlardakinden Daha Az Bir Koku Hâsıl Olmaya Başladı. Bu Alâmetlere Göre Hareket Ettim. Elimden Geldiği Kadar Dinin Emir ve Yasaklarına Dikkat Ettim. Cenâb-ı Hakk da Bana İbâdetleri Zevkle Yapmayı İhsân Etti. Kalp Gözüm Açıldı, Yakîn Hâsıl Oldu ve Hakîkâtin Membaına, Kaynağına Eriştim.
1540 Senesinde Hacca Gittiğimde, Kâbe’nin Altın Oluğunun Altında Duâ Ederek, Allahû Teâlâ’dan İlmimi Artırmasını İstedim. O Ânda Hafiften ve Gizliden Gelen Bir Ses, “Sana, Şimdiye Kadar Gelen Müçtehidlerin ve Onlara Tâbi Olanların Sözlerini Tartıp Anlayan Bir Mizân Verdim. Bu Sana Yetmez mi?” Diyordu. Bu Sese Karşı, “Yâ Rabbi, Yeter Fakât Daha Fazlasını İsterim...” Dedim.
Abdülvehhâb-ı Şa’rânî Zamanının Velîlerini Sık-Sık Ziyâret Eder, Nasihât İster ve Gönüllerini Alırdı. 1540 Senesi Bir Yaz Günü Kahire’nin Nil Nehri Üzerindeki Hâkimî Köprüsünün Altında Bulunan Yaşlı Bir Velîyi Ziyârete Gitti. Selâm Vererek İçeri Girince, O Zât Adını Sordu, “Abdülvehhâb” Dedi. Ona, “Senelerden Beri Seni Görmek Arzusunda idim. Buyur, Otur!” Deyince Yanına Oturdu, El Ele Tutuştular.
Elini Öyle Kuvvetlice Sıktı ki, Neredeyse Acıdan Bağıracaktı. Ona, “Kuvvetimi Nasıl Buluyorsun?” Dedi. O Zaman Ona, “İşte Bu Kuvvet, Gençliğimden Beri Yediğim Helâl Lokmalar Sebebiyle Hâlâ Mevcûddur. Hamurum Helâl Bir Maya ile Yoğrulmasaydı, Bugünün Günâhlarına Aldırmayan İnsanların Vücûdları Gibi, Benim Vücûdum da Gevşek Olurdu. Ey Oğlum! Yüz Kırk Üç Yaşına Geldim. Allahû Teâlâ’ya Yemin Ederim ki, Bugün İnsanlar Her Yönden Değişmiştir. Hele Bu Son Senelerde, Dinin Emirlerini Yerine Getirmekte ve Emânete Riâyet Etmekte Büyük Bir Eksiklik Var. Bugün Yakın Akraban, Hattâ Öz Kardeşin Bile Seni Tanımamaktadır. Oğlun Dahi Sana Başka Gözle Bakmakta ve Bir Yabancı Gibi Davranmaktadır. İnsanların Birbirlerine Muhabbetleri Hiç Kalmamış, Dert ve Belâlara Karşı Sabırları Eksilmiş, Kazâ ve Kadere Karşı Boyun Eğmek Yerine Gazâb Hâkim Olmuş, Dinleri Zayıflamıştır. Ey Oğlum! Şimdi Sana Zamanımızın Kötü ve Yorgun İnsanlarını Anlatmak Yerine Sâlih İnsanlarını Anlatmak Daha İyi Olacak...” Dedi ve Devam Etti, “Zamanımızın En İyileri, Geceleri Kalkıp Sabahlara Kadar Namaz Kılan... Sabah Namazından Sonra Öğleye Kadar Kur’an-ı Kerîm Okuyup Tesbihini Çekerek, Allahû Teâlâ’yı Zikreden, İkindiye Kadar Duâlarını Yapan, Akşama Kadar Her Gün Devam Üzere Olduğu Duâları Tekrar-Tekrar Yapan, Yatıncaya Kadar da Tevbe İstiğfâr Ederek Vaktini Geçirenlerdir...”
Abdülvehhâb-ı Şa’rânî Ona, “Böyle Kimselerin Görünürdeki Bütün Günâhlardan Temizlendiğini Düşünsek, Bu İnsanın Başkaları Hakkında Kötü Düşünmesinin Önüne Geçebilir miyiz? Bu Kimse, Kendisini Kıskananları Bir Dakika Olsun Görmek İster mi?” Diye Sordu. O da Cevap Olarak Şöyle Dedi, “Bu, Çok Zayıf Bir İhtimâldir. Bir İnsan, Hayatı Boyunca Durmadan İbâdet Yapsa, Kazandığı Sevâpları Terazinin Bir Kefesine Koysa, Bu Kimsenin Bir Müslüman Hakkında Sû-i Zannından Meydana Gelen Günâhını da Bir Kefesine Koysan, Günâh Kefesinin Ağır Basacağını Görürsün. Sâlih, İyi Kimselerin Hayatları Boyunca Yaptığı İbâdetler, Bir Defa Yaptığı Kötü Düşünceden Meydana Gelen Günâhı Karşılayamadığına Göre, Diğer İnsanların Hâllerinin Ne Olacağını Düşün!”
Îmâm-ı Şa’rânî Pek Çok Talebe Yetiştirdi. Etrâftan Akın-Akın Gelen Talebeler Medreseyi Doldurur, Onun Eşsiz Bir Deryâ Olan Bilgilerinden İstifâdeye Çalışırlardı. Talebelerine Hem Zâhirî Hem de Bâtınî İlimleri Öğretirdi. Hattâ Kendisini Çekemeyen ve Aleyhinde Olanlara Rüyâda Görünür, Onları İkâz Eder, Bozuk Düşüncelerden Korurdu. Böylece Onların da İstifâde Etmesini Sağlar, Cehennemde Yanacak Bir Hâlden Onları Korumaya Çalışırdı. Merhâmeti Çok Fazlaydı.
Bir Gün Şeyhü’l-İslâm Nasîruddîn Lekânî’ye Gelerek Onun Hakkında Çeşitli Yalan ve İftirâlar Uydurdu. Şeyhü’l-İslâm da Bu Sözlere İnandı. Bu Haberi İşiten Abdülvehhâb-ı Şa’rânî, Şeyhü’l-İslâm’ın Yanına Gelerek Ondan Mâlikî Mezhebinin Fıkh Bilgilerini İhtivâ Eden Kâsım Abdurrahman’ın Yazdığı Müdevvene’yi Emânet İstedi. Şeyhü’l-İslâm Kitabı Vermeden Önce, “Al, Okursun da Belki Yaptığın Kötülüklerden Vazgeçersin Dinin Emir ve Yasaklarına Uyarak Doğru Yolu Bulursun!” Dedi. Abdülvehhâb-ı Şa’rânî de, “İnşaAllahû Teâlâ Öyle Olur.” Buyurdu. Şeyhü’l-İslâm, Talebelerinin Birisine Emredip, Birkaç Cilt Olan Müdevvene’yi Kütüphaneden Getirmesini Söyledi. Ciltler Gelince İleri Gelen Talebelerinden Birisine, Ciltleri Abdülvehhâb-ı Şa’rânî ile Götürmesini Emretti.
Îmâm-ı Şa’rânî Hazretleri ile Talebe Eve Geldiler. Talebe Kitabı Bıraktıktan Sonra Gitmek İstedi Fakât Îmâm-ı Şa’rânî, Bir Gece Kalıp, Ertesi Sabah Gitmesini Söyleyince, Talebe Kabûl Etti. Gecenin Üçte Biri Geçinceye Kadar O Talebe ile Sohbet Etti. Talebeye Yatmasını Söyleyip, Kendi Odasına Geçti. Odasında Çok Az Bir Zaman Durup, Tekrar Talebenin Kaldığı Odaya Geldi. Onu Uyandırıp, Abdest Aldırdı. Beraberce Fecr Vaktine Kadar Namaz Kıldılar. Sonra Sabah Namazlarını Kılıp Güneş Bir Mızrak Boyu Yükselinceye Kadar Kur’an-ı Kerîm Okudular. Sonra Duhâ Namazını Kıldılar. Talebeye, “Şimdi Hocanın Yanına Gidebilirsin. Getirdiğin Bu Kitapları da Teslim Edip, Benim Teşekkür Ettiğimi Bildirirsin.” Buyurdu. Talebe, “Peki Efendim.” Diyerek, Kitapları Kucakladı Fakât İçinden de, “Bir Geceliğine Onu Getirtip, Hiç Bakmadan Geri Götürmenin Ne Faydası Vardı?” Demekten Kendini Alamadı.
Talebe Kitabı Okumadığı İçin, İçerisindeki Yazılardan Haberi Yoktu. Kitapları Hocasına Götürdüğünde, Şeyhü’l-İslâm Nasîruddîn, Abdülvehhâb-ı Şa’rânî’nin Kendisiyle Alay Ettiğini Sanarak Kızdı. O Sırada Bir Kimse Gelip, Şeyhü’l-İslâm’a Bir Sual Sordu. Şeyhü’l-İslâm Soruyu Tam Olarak Cevaplandırabilmek İçin, Müdevvene’nin Ciltlerini Karıştırmaya Başladı. Her Cildin Başından Sonuna Kadar, Sayfaların Kenarında Abdülvehhâb-ı Şa’rânî’nin Kendi El Yazısı ile Yazılmış Lüzûmlu Açıklamalar ve Kayıtların Olduğunu Gördü. Talebeyi Çağırarak, “Abdülvehhâb Bu Geceyi Kitaplara Yazı Yazmakla mı Geçirdi?” Diye Sordu. Talebe de Yemin Ederek, “Efendim! Bu Gece Abdülvehhâb-ı Şa’rânî, Benden Yirmi Dakikadan Daha Fazla Bir Zaman Ayrılmadı. Sabaha Kadar Beraber Namaz Kıldık. Kur’an-ı Kerîm Okuduk. Onun Benim Yanımda Kitaplarla Meşgûl Olduğunu Hiç Görmedim...” Dedi.
Talebesinden Bu Sözleri İşiten Şeyhü’l-İslâm’ın Hayretten Aklı Karıştı. Değil Yirmi Dakikada, Yirmi Günde Bile Bu Kadar Ciltler Dolusu Kitabı Okumak Mümkün Değildi Fakât Hakîkât Gözünün Önünde idi. Bütün Ciltler Okunmuş, Sayfa Kenarlarına İzâhlar Yazılmıştı. Bu, Allahû Teâlâ’nın, Abdülvehhâb-ı Şa’rânî’ye İhsân Ettiği Bir Kerâmetti. Hemen Abdülvehhâb-ı Şa’rânî Hakkında Düşündüğü Kötü Düşüncelere, Ona Söylediği Sözlere Pişmân Olup Tevbe İstiğfâr Eyledi. Koşarak Îmâm-ı Şa’rânî Hazretlerinin Evine Gitti ve Huzuruna Kabûlü İçin Yalvardı. Kabûl Edilince Tevbe Ettiğini Bildirdi. Abdülvehhâb-ı Şa’rânî Hazretleri de, “Maksadım, Bu Gece Bana Emânet Olarak Verdiğin Kitaplardan Hazırladığım Bu Muhtasarı Senin Öğrenmendi.” Buyurdu.
Emir Muhammed Defterdar ve Arkadaşları Her Gece Yatsı Namazından Sonra Bir Yerde Toplanıp Sohbet Ederlerdi. Âlimlerin İlminden, Velîlerin Kerâmetlerinden Anlatırlardı. Bir Gün Yine Böyle Toplanmışlardı. Sohbet Ânında Söz Hâlen Hayatta Olan Îmâm-ı Şa’rânî’ye Geldi. Onun Büyüklüğünü Anlamayan Bâzıları, Aleyhinde Dedikodu Etmeye Başladılar. Emir Muhammed Defterdar da Onlarla Birlik Olup, Aleyhinde Konuştu. O Gece Rüyâsında, Kalabalık Bir Ordunun Mısır’a Bir İç Karışıklığı Düzeltmek İçin Geldiğini Gördü. Ordu Kumandanı, Mısır’ın Bâbunnasr Denilen Kapısında Durdu ve “Mısır’ın Sahibi ile Görüşüp, Mısır’ın Anahtarını Vermedikçe İçeri Girmeyiz!” Dedi. O da, “Mısır’ın Sahibi Kimdir?” Dedi. Kumandan, Adamlarından Birisini Gönderdi. Îmâm-ı Şa’rânî’yi Evinde Bulamadılar. Oğlu Abdurrahman’a Durumu Anlattılar. Abdurrahman, Babasının Müsaade Edeceğini Söyleyerek Anahtarı Verdi. Uyandığında, Emir Muhammed Defterdar Yaptığı Hatâyı Anladı. Demek ki, Bu Zamanda Mısır’ın Hakîki Sultânı Abdülvehhâb-ı Şa’rânî idi. Sabah Olduğunda, Îmâm-ı Şa’rânî Hazretlerine Gidip Talebesi Olmakla Şereflenmek İstediğini Bildirince, “Talebe Olmanız İçin İlle Anahtar mı Vermek Lâzımdır?” Buyurarak, Gece Rüyâsında Gördüklerini Bildiğini İşâret Etti. Bu Kerâmetini de Gören Emir Muhammed Defterdar’ın, Ona Olan Bağlılığı Ziyâde Oldu.
Seyyîd Ahmed Bedevî Hazretlerinin Mısır’ın Tanta Şehrindeki Türbesi Başında, Her Sene Belli Bir Günde Toplantı Yapılıp, Mevlîd Okunurdu. Şeyh Sa’düddîn Sanâdîdî, Îmâm-ı Şa’rânî’yi Sevmez, Onun Büyüklüğüne İnanmazdı. Hattâ Onun Pek Çok Kötü Taraflarının Olduğunu Savunur İlminin Derinliğine İnanmazdı. Ahmed Bedevî’nin Türbesi Başında Mevlîd Okunduğu Bir Sene Oraya Îmâm-ı Şa’rânî ve Sa’düddîn Sanâdîdî de Gelmişlerdi. Sa’düddîn, Abdülvehhâb-ı Şa’rânî’nin Mevlîde Gelmesine Şiddetle Karşı Çıkarak, “Böyle Bir Mevlîdde, Kendisinde Pek Çok Kötü Yanlar Bulunan Kimse Nasıl Bulunabilir!” Demişti. Sa’düddîn, O Gece Rüyâsında Rasülullah Sallallâhû Aleyhi ve Sellem Efendimizi Gördü. Rasülullah Sallallâhû Aleyhi ve Sellem Efendimiz, Abdülvehhâb-ı Şa’rânî’yi Kucaklamış, Bağrına Basmıştı. Abdülvehhâb-ı Şa’rânî’nin de Göğüslerinden Süt Akıyor, Mevlîde Gelen Herkes, Doyuncaya Kadar Onun Sütünden İçiyorlardı. Seyyîd Ahmed Bedevî Hazretleri de, Rasülullah Sallallâhû Aleyhi ve Sellem Efendimizin Huzurunda idi. Ahmed Bedevî, Oradakilere, “Bizden Medet İsteyen Abdülvehhâb-ı Şa’rânî’yi Ziyâret Etsin!” Diyordu. Rüyâdan Uyanan Sa’düddîn, Îmâm-ı Şa’rânî’nin Büyüklüğünü Anlayarak, Ona Karşı Olan Bozuk İtikadını Düzeltti ve Onun En Yakın Talebelerinden Oldu.
Evliyânın Büyüklerinden Ömer Nebtîtî’nin Talebesi Abdullah Îmâm-ı Şa’rânî’nin Büyüklüğünü Çekemez, Onu Kıskanırdı. Abdullah, Bir Gece Rüyâsında Rasülullah Sallallâhû Aleyhi ve Sellem Efendimizi Gördü. Huzurunda Hazreti Ali de Vardı ve Kendisine Buyurdular ki, “Abdülvehhâb’a Şu Takkemi Giydir. Ayrıca Ona, Mahlûkata Tasarruf Etmesini Söyle. Başkalarına ise Mani’ Ol...” Abdullah, Rasülullah Sallallâhû Aleyhi ve Sellem Efendimizden Bu Sözleri İşitince, Yaptığı Hatânın Büyüklüğünü Anladı. Uyandığında Tevbe Etti.
Âmir Bağdâdî İsimli Talebesi Önceleri, “Hiç Kimse, Bir İhtiyacın Hâsıl Olmasında Vâsıtaya Muhtaç Değildir. Bu Sebeple Allahû Teâlâ’dan Bir Şey İsterken Başkalarını Vesile Etmek, Onun Hürmetine Ver Demek Olmaz!” Der, Velîlerdeki Kerâmetlere de İnanmazdı ki, Bir Gün Rüyâsında Rasülullah Sallallâhû Aleyhi ve Sellem Efendimizi Gördü. Yanında Abdülvehhâb-ı Şa’rânî Hazretleri de Vardı ve Rasülullah Sallallâhû Aleyhi ve Sellem Efendimizin Mübârek Elini Öpmek İstedi Fakât Ona Hiç İltifât Etmiyor, Huzuruna Gittikçe Yönünü Ondan Çeviriyor idi. Bir Ara Abdülvehhâb-ı Şa’rânî’ye, “Ne Olur, Peygamber Efendimize Bir Arz Et de, Beni Kabûl Buyursun. Mübârek Elini Öpmekle Şerefleneyim?” Diyerek Yalvarmaya Başladı. O Kadar Yalvardı ki, Abdülvehhâb-ı Şa’rânî Onun Gözlerinden Akan Yaşlara Dayanamadı. Rasülullah Sallallâhû Aleyhi ve Sellem Efendimizin Huzuruna Varıp, Ona İşâretle Bir Şeyler Söyledi. Bunun Üzerine Onu Huzur-u Şeriflerine Kabûl Ettiler. Uyandığında, Önceki Düşüncelerinin Ne Kadar Yanlış Olduğunu Anladı. Tevbe Etti ve Sabahleyin, Abdülvehhâb-ı Şa’rânî’nin Medresesine Gitti. Talebesi Olmakla Şereflendi.
Abdülvehhâb-ı Şa’rânî Hazretlerine, Allahû Teâlâ’nın Öyle İhsânları Vardı ki, Saymakla Bitmezdi. Bunların Biri de, Güneşin Batışından Doğuşuna Kadar, Yani Akşamdan Sabaha Kadar, Cansız Eşyânın ve Hayvanların Tesbihlerini Duyması idi. Bir Gün Akşam Namazını, Harâmlardan Çok Sakınan, Hattâ Şüpheli Korkusuyla Mübâhların Fazlasını Bile Terk Eden Hocası Emînüddîn’in Arkasında Kılıyordu. O Ânda Gözünden Perde Açıldı. Direk, Duvar, Hasır, Döşenmiş Taşların Tesbihlerini Duymaya Başladı. Korktu, Sonra Mısır’da Bulunan Her Şeyin Sonra Etrâftaki Devletlerdeki ve Okyanuslardaki Bütün Mahlûkların Konuşmalarını ve Tesbih Seslerini İşitmeye Başladı. Okyanustaki Bir Balık Şöyle Tesbih Ediyordu; Ey Cansızların, Hayvanların, Bitkilerin, Her Şeyin Rızkını Veren Rabbim! Mahlûkatından Hiçbirinin Rızkını Unutmayan ve İsyân Edenden Dahi İhsânını Kesmeyen Sen, Her Türlü Noksanlık ve Kusurdan Münezzehsin...
Namazı Kılıp Bitirdiler. Sabaha Kadar Bu Hâl Onda Devam Etti, Çok Korktu. Sabah Olurken, Hakk Teâlâ Merhâmet Edip, Bu Gibi Şeyleri Duymasını Perdeledi. Ancak Allahû Teâlâ’nın İhsânı Olan Bu Durum Onda Kaldı. İstediği Zaman, İstediği Yeri Görmek, Gezmek Nimetini Hakk Teâlâ Hazretleri Ona İhsân Etti. Bununla da Îmânı Kuvvetlendi. Abdülvehhâb-ı Şa’rânî, Bu Hâdiseden Sonra, İstediği Zaman Gönül Gözü ile Bütün Dünyâyı, Bilhassa İslâm Âlemini Seyrederdi. Şehir, Kasaba, Köy ve Ülkeleri Aşar, Endonezya’dan Mağribe, Türkiye’den Yemen’e Kadar Varır, İhtiyaç Sahiplerine Yardım Ederdi. Bunların Hepsinin, Cenâb-ı Hakk’ın Bir İhsânı Olduğunu Bildirirdi. Bir Gün Buyurdu ki, “Kendimi Bir Vâsıta İçerisinde Gördüm. Bir Ânda Yeryüzünü Dolaşıyordum. Bütün Âlim ve Evliyânın Kabirlerinin Üzerinden, Seyyîd Ahmed Bedevî ve İbrahim Düsûkî Hazretlerinin Kabirlerinin Altından Geçerek Ziyâret Ediyordum.”
Bir Gün Habeşistanlı Bir Gâyr-î Müslim Mısır’a Gelmişti. Abdülvehhâb-ı Şa’rânî’nin Nâmını Duyduğu İçin Onunla Görüşmek İstiyordu. Îmâm-ı Şa’rânî Onu Kabûl Etti. Habeşistan ile İlgili Konuşmaya Başladılar. Abdülvehhâb-ı Şa’rânî, Habeşistan’ı Öyle Anlatıyordu ki, En İnce Ayrıntılarına Kadar İzâh Ediyordu. O Gâyr-î Müslim Dinledikçe, Yaşadığım Yeri Benden Daha İyi Biliyor Diye Hayret Ediyordu. Dayanamayıp Abdülvehhâb-ı Şa’rânî’ye, “Siz Habeşistanlı mısınız?” Diye Sordu. O da, “Dünyâda Nereyi Görmek Arzu Etsem, Allahû Teâlâ Bana Orayı Gösterir. Bu, Cenâb-ı Hakk’ın Bana Bir İhsânıdır.” Buyurdu. Bunu İşiten Gâyr-î Müslim, Kelime-i Şehâdet Getirerek Müslüman Oldu.
Hakk Teâlâ’nın Abdülvehhâb-ı Şa’rânî’ye İhsânlarından Biri de, Mısır veyâ Başka Yerlerdeki Talebelerine Kalben Seslendiği Zaman, Derhâl Yanına Gelmeleriydi. Yanına Gelmeye Karar Veren Bir Talebe Yola Çıksa, Ona Kalben Geri Dön Dese, O da Dönerdi. İnsanlara ve Talebelerine Sıkıntı Ânlarında Yardım Ederdi. O Darda, Sıkıntıda Olanların Sığınağı ve Mânevî Doktoru idi.
Talebelerinden Yahya Varrâk, Arkadaşlarıyla Hacca Gidiyordu. Bindiği Hayvan Çok Zayıftı. Bir Müddet Gittikten Sonra Yorulup Yattı. Arkadaşlarına, Kendisini Beklememelerini, Yola Devam Etmelerini Söyledi. O, Hayvanının Dinlenmesini Bekliyordu. O Ânda Abdülvehhâb-ı Şa’rânî Hazretleri Yanında Peydâ Oldu. Hayvanı Tutup Kaldırdı ve Ona Tebessüm Ederek Kayboldu. Yahya Varrâk Hayvanın Üzerine Bindi ve Öyle Hızlı Gitmeye Başladı ki, Arkadaşlarına Yetişti ve Onları Geçti. Kâbe-i Muazzama’nın Etrâfında Tavâf Ederken Yine Abdülvehhâb-ı Şa’rânî Hazretlerini Gördü. Tavâf Müddetince Yanındaydı. Hâlbuki O, O Sene Hacca Gitmemişti.
Abdülvehhâb-ı Şa’rânî, Allahû Teâlâ’nın İzniyle Hiçbir Mahlûktan Korkmazdı. Yılandan Akrepten, Timsahtan Cinden ve Benzerlerinden Korkmaz, Ancak Dinin Emir ve Yasaklarına Uygun Olarak Onlardan Uzak Dururdu. Bir Gün Saîd’e (Portsaid’e) Gidiyordu. Nehrin Kenarında Yedi Kadar Timsah Onu Takibe Başladı. Her Biri Öküz Büyüklüğünde idi. Onu Merkep Üzerinde Gören Halk, Yutulacak Diye Feryâda Başladı. İşte O Zaman Belini Doğrulttu ve Suya, Timsahların Arasına İndi. Hepsi Çekilip Kaçıştılar. Sonra Hayvanın Yanına Geldi. Oradaki İnsanlar, Bu Hâli Görünce Hayret Ettiler.
Abdülvehhâb-ı Şa’rânî, Bir Gece Terk Edilmiş ve Bakımsız Bırakılmış Bir Velînin Türbesinde Uyudu. Bu Türbe Üzerinde Bir Kubbe, Etrâfında da Taşlar Bulunuyordu. Taşların Aralarında ise Büyük Yılanlar Vardı. Yılanlardan Korktukları İçin, İnsanlar Bu Mübârek Zâtı Ziyâret Edemezlerdi. Yılanlar O Gece Abdülvehhâb-ı Şa’rânî’nin Etrâfında Dolaşıp Durdular Abdülvehhâb Hazretleri O Büyük ve Zehirli Yılanları Görüyor, Kalbine Zerre Kadar Korku Gelmiyordu. Sabahleyin, O Belde Halkı Abdülvehhâb-ı Şa’rânî’nin O Türbede Yattığını Öğrendiklerinde, Hayretten Donakaldılar. Huzuruna Çıkıp, “Biz, Yılanların Korkusundan, Türbenin İçerisine Değil, Etrâfına Bile Yaklaşamıyoruz. Siz, Orada Nasıl Yatabildiniz?” Diye Sordular. Onlara Buyurdu ki, “Hakk Teâlâ Yılanlara Beni Sokmamaları İçin İlhâm Etmedikçe, Onlar Beni Sokmazlar. Yılana Kudret Lisânı ile “Git, Filâncayı Sok!” Denir. Yılan da O Kimseyi Hasta Yapmak veyâ Kör Etmek yahût Öldürmek İçin Sokar. Allahû Teâlâ’nın İrâdesi Olmadan, Yılanın Bir Kimseyi Sokması Mümkün Değildir...”
Abdülvehhâb-ı Şa’rânî Hazretleri, Cinlerle Başından Geçen Bir Hâdiseyi Şöyle Anlatır; Bir Zamanlar Evime, Cinlerden Biri Gelmeye Başladı. Bu Cin Bana Doğru Gelirken, Vücûdumun Bütün Kılları Diken-Diken Olurdu. O Ânda Allahû Teâlâ’nın İsmini Söylemeye Başlardım. Cenâb-ı Hakk’ın İsmini Duyan Cin, Derhâl Benden Uzaklaşırdı. Hiçbir Zaman Ondan Ne Çekindim Ne Korktum. Aksine, Gece Yolumu Kestiği Zaman, Ona Selâm Vererek Geçip Giderdim. İnsanın Tabiatı Cinden Nefret Ettiği Hâlde, Her Gün Onları Göre-Göre Nefret Etmez Hâle Geldim.
Kıtlık Olduğu Günlerde, Cinlerden Bir Grup Evime Yerleşmişti. Onlara Dedim ki, “Bu Gösterdiğim Ekmeklerden Güzelce Yiyiniz. Hiçbir Müslüman’a Sakın Zarar Vermeyiniz.” Onların da Bana, “Başüstüne, Emirlerinizi Dinleyip İtaât Edeceğimize Söz Veriyoruz.” Dediklerini Duydum. Cinlerden Biri Keçi Kılığına Girip, Geceleri Bizim Odaya Girer, Lambayı Söndürür ve Gürültü Çıkarırdı. Bu Hâlden, Evdekiler Korkuya Düştüler. Çocukların Korkmaması İçin, Bir Gece Sedirin Altına Saklanarak Cinin Gelmesini Bekledim. Tam Önümden Geçerken, Elimle Bir Ayağını Yakaladım Bağırmaya ve Yardım İstemeye Başladı. Bunun Üzerine Ona, “Ey Keçi Kılığına Girmiş Olan Cin! Bir Daha Evime Girip Çocuklarımı Korkutmaya Devam Edecek misin, Etmeyecek misin?” Dedim. Tevbe Ederek, Bir Daha Gelmeyeceğine Söz Verdi. Buna Rağmen Ayağını Bırakmıyordum. Ayağı Elimde İnceldi, İnceldi, Bir Kıl İnceliğini Aldıktan Sonra Avucumdan Çekilip Gitti. Bu Hâdiseden Sonra O Cin, Evime Gelmez Oldu.
Ey Kardeşim! Buna Benzer Cinlerle Başımdan Geçen Hâdiseler Çoktur ve Bunları Anlatmamdan Maksadım Bâzı Okunacak Duâları Zamanında Okumanız İçindir. Gece veyâ Gündüz Yapacağın İşlerde Kendini Bunların Şerlerinden Nasıl Koruyacağını Bilmeniz İçindir. Eğer Ben de Bu Duâları Bilmeseydim, Diğer İnsanlar Gibi Görünmeyen Bu Yaratıklardan Korkardım.
Abdülvehhâb-ı Şa’rânî, İnsanlar Arasındaki Anlaşmazlıkları Her İki Tarafı Üzmeden Çözer, İki Tarafın da Kabûl Edeceği Bir Neticeye Bağlardı.
Osmanlı Padişâhı Sultân Selîm Hân, Mısır’ı Zapt Ettiği Zaman, Cum’a Namazını Ezher Camiinde Kıldı. Cum’a Namazını Kıldıran Hâtib İçin Yüz Altın Bağışladı. Bunu Önceden Öğrenen Hâtib, O Gün Cum’a Namazını Kıldırma Sırası Kendisinde Olan Diğer Hâtib Arkadaşından İzin Almıştı. Nöbetini Devreden Hâtib, Diğer Arkadaşının Altınlara Kavuştuğunu Görünce, Söylenmeye Başladı. O Sırada Orada Bulunan Abdülvehhâb-ı Şa’rânî Hazretleri Aralarına Girip, Nöbetini Veren Hâtibe, “Üzülme! Allahû Teâlâ Bunu Sana Kısmet Etmemiş.” Dedi. O da, “Rızkımın Kesilmesine Bu Arkadaşım Sebep Olduğu İçin Kızıyorum.” Dedi. Abdülvehhâb Hazretleri de, “O Sebep Oldu Görünüyorsa da, Aslında Sebep O Değildir. Arkadaşın, İlâhî Kudretin Bir Âletidir. Âleti Kim Hareket Ettiriyorsa, Hüküm Onundur. Yoksa Âletin Değildir. Senin Böyle Söylemen, Sopa ile Dövülüp de, Sopayı Vurana Değil, Sopaya Kızan Adamın Hâline Benziyor. Hani Sen Her Cum’a Hutbelerinde, “Vallâhi! Veren de Allahû Teâlâ’dır, Alan da... Yükselten de Allahû Teâlâ’dır, Alçaltan da...” Demez miydin? Şimdi Niçin Bunun Tersine Göre Hareket Ediyorsun?” Deyince O Hâtib, “Üstâdım! Huccet ve İspatlarınla Beni Susturdun...” Diyerek Oradan Ayrıldı.
Rasülullah Sallallâhû Aleyhi ve Sellem Efendimizin Sözlerine, Sünnetine Uymaya Çok Dikkat Ederdi. Hadîs-i Şerifleri Kabûl Etmeyenlere Şöyle Buyururdu; Sünnet, Yani Hadîs-i Şerifler, Kur’an-ı Kerîm’i Açıklamaktadır. Mezhep Îmâmları, Sünneti Açıklamışlardır. Din Âlimleri de, Mezhep Îmâmlarının Sözlerini Açıkladılar. Kıyâmete Kadar da Böyle Olacaktır. Sünnet, Yani Hadîs-i Şerifler Olmasaydı Suları, Tahareti, Namazların Kaç Rekât Olduklarını, Rükû’ ve Secdede Okunacak Tesbihleri, Bayram ve Cenaze Namazlarının Nasıl Kılınacağını, Zekât Nisâbını, Orucun, Haccın Farzlarını, Nikâh ve Hukuk Bilgilerini Hiçbir Âlim Kur’an-ı Kerîm’de Bulamaz ve Öğrenemezdi... İmrân b. Hasîn’e Birisi, “Bize Yalnız Kur’an’dan Söyle.” Deyince, “Ey Ahmak! Kur’an-ı Kerîm’de, Namazların Kaç Rekât Olduğunu Bulabilir misin?” Dedi. Hazreti Ömer’e, “Farzların Seferde Kaç Rekât Kılınacağını Kur’an-ı Kerîm’de Bulamadık?” Dediklerinde, “Hakk Teâlâ Bize, Muhammed Aleyhisselâm’ı Gönderdi. Biz, Kur’an-ı Kerîm’de Bulamadıklarımızı, Rasülullah Sallallâhû Aleyhi ve Sellem’den Gördüğümüz Gibi Yapıyoruz. O, Seferde Dört Rekât Farzları İki Rekât Kılardı. Biz de Öyle Yaparız!” Buyurdu. Din Îmâmlarının Hiçbir Sözü, İslâmiyet’in Dışında Değildir. Çünkü Her Biri, Hem Hakîkâtte Hem de Şeriatta Âlimdirler.
Rasülullah Sallallâhû Aleyhi ve Sellem Efendimiz, Kur’an-ı Kerîm’de İcmâlen Bildirilenleri, Yani Kısa ve Kapalı Olarak Bildirilenleri Açıklamasaydı, Kur’an-ı Kerîm Kapalı Kalırdı. Rasülullah Aleyhisselâm’ın Vârisleri Olan Mezhep Îmâmlarımız Hadîs-i Şeriflerde Mücmel Olarak Bildirilenleri Açıklamasalardı, Sünnet-i Nebevîye Kapalı Kalırdı. Böylece, Her Asırda Gelen Âlimler, Rasülullah Sallallâhû Aleyhi ve Sellem Efendimize Tâbi Olarak, Mücmel Olanı Açıklamışlardır. Allahû Teâlâ Hazretleri, Nahl Sûresinin Kırk Dördüncü Âyetinde Meâlen, “İnsanlara İndirdiğimi Onlara Beyân Edesin” Buyurdu. Beyân Etmek, Allahû Teâlâ’dan Gelen Âyetleri, Başka Kelimelerle ve Başka Suretle Anlatmak Demektir. Ümmetin Âlimleri de Âyet-i Kerîmeleri Beyân Edebilselerdi ve Kapalı Olanları Açıklayabilselerdi ve Kur’an-ı Kerîm’den Ahkâm Çıkarabilselerdi, Allahû Teâlâ Peygamberine, “Sana Vahy Olunanı Tebliğ Et!” Derdi. Beyân Etmesini Emretmezdi.
EVLİYÂNIN BAKIŞI YETER
Talebelerinden Şerefüddîn b. Emir Hastalanmıştı. Ağrılarının Şiddeti, Gün Geçtikçe Daha da Artıyordu. Öyle ki, Artık Ölümünü Bekler Oldu. Günlerce Uykusuzluğun Verdiği Bir Hâlsizlik İçerisinde Gözkapakları Kapandı. Uyumağa Başladı. Rüyâsında Büyük Bir Çağlayan Vardı. Bu Çağlayandan Canlı Bir Kimse Aşağı Düşse, Normalde Parça-Parça Olurdu. Akan Sular Onu Sürükleye-Sürükleye Köprüye Doğru Götürüyordu. Eğer Köprüde Tutunacak Bir Yer Bulamazsa, Çağlayandan Aşağı Düşecekti. Bütün Gâyretine Rağmen Köprüye Tutunamadı. Büyük Bir Korkuya Kapıldı. Çağlayanın Başına Geldiği Ân, Bir El Onu Tutup Kenara Çekti. Ölümden Kurtulmuştu. Elin Sahibine Baktığında, Zamanın En Meşhûr Âlimi ve Velîsi Olan Hocası Abdülvehhâb-ı Şa’rânî’yi Gördü. Ona Tebessüm Ediyordu. Uyandığında da Hastalığının Geçtiğini, Hiçbir Derdinin Kalmadığını Gördü.
DÖRT HAK MEZHEP
Abdülvehhâb-ı Şa’rânî Hazretleri Şâfiî Mezhebi Fıkhında Zamanının En Büyük Âlimi idi. Devrinde Bâzı Câhil Din Adamlarının Hânefî Mezhebinin Kurucusu Ebû Hânîfe’ye ve Talebelerine Dil Uzatanlara Şiddetle Karşı Koyardı. Böyle Düşüncelere Kapılan Bir Talebesine Şöyle Nasihât Etti; Ey Kardeşim! Îmâm-ı A’zam Ebû Hânîfe’ye ve Onun Mezhebini Taklit Eden Fıkh Âlimlerine Dil Uzatmaktan Kendini Koru! Câhillerin Sözlerine ve Yazılarına Aldanma! O Yüce Îmâmın Ahvâlini, Zühdünü, Verâsını ve Din İşlerindeki İhtiyâtını ve Titizliğini Bilmeyen, Dinde Değişiklik Yapanlara Uyarak, Onun Delilleri Zayıftır Dersen, Kıyâmette Onlar Gibi Felâkete Sürüklenirsin. Sen de Benim Gibi, Hânefî Mezhebinin Delillerini İncelersen, Dört Mezhebin de Sahîh Olduğunu Anlarsın! Mezheplerin Doğru Olduğunu, Öğle Güneşi Görür Gibi, Açık Olarak Anlamak İstersen, Ehlullah Yoluna Sarıl! Tasavvuf Yolunda İlerleyerek, İlminin ve Amelinin İhlâslı Olmasını Başar O Zaman, İslâmiyet Bilgilerinin Kaynağını Görürsün. Dört Mezhebin de, Bu Kaynaktan Alıp Yaydıklarını, Bu Mezheplerin Hiçbirinde, İslâmiyet Dışında Hiçbir Hüküm Bulunmadığını Anlarsın. Mezhep Îmâmlarına ve Onları Taklit Eden Âlimlere Karşı Edepli, Terbiyeli Davrananlara Müjdeler Olsun! Allahû Teâlâ, Onları Kullarına Saâdet Yolunu Göstermek İçin Rehber, Îmâm Eyledi. Onlar İnsanlara, Allahû Teâlâ’nın Büyük İhsânıdır. Cennete Giden Yolun Öncüleridirler...
Abdülvehhâb-ı Şa’rânî Hazretleri Üç Yüzden Fazla Eser Yazmıştır. Bunların En Kıymetlisi, Dört Mezhebin Fıkh İlmini Bir Araya Topladığı Mizân-ül-Kübrâ İsimli Eseridir. Diğer Eserlerinden Bâzıları Şunlardır:
1. Envâr-ül-Merdiyye,
2. Tabakât-ül-Kübrâ (Eserde Asr-ı Saâdetten Zamanına Kadar Dört Yüzden Fazla Büyük Âlim ve Velînin Hâllerini Kerâmetlerini Sözlerini Bildiren Kıymetli Bir Kitaptır),
3. Ecvibet-ül-Merdiyye,
4. Ahlâk-uz-Zekiyye ve’l-Ulûm-ül-Ledünniyye,
5. İrşâd-ül-Muğfelîn,
6. Bahr-ul-Mevrûd,
7. Feth-ül-Mubîn,
8. Ferâid-ül-Kalâid,
9. Sirâc-ül-Münir,
10. Meşârık-ül-Envâr-il-Kudsiyye.
[Rûhu’l-Beyân Tefsîrinin Hadîs-i Şerifleri, Cilt: 2.]
Abdülvehhâb-ı Şa’rânî, Mısır’ın Kalkaşend Kasabasında 1493 (Hicrî 898) de Doğdu. 1565 (Hicrî 973) de Mısır’da Vefât Etti.
Abdülvehhâb’ı Babası Küçük Yaşında İlim Tahsiline Verdi. Henüz Yedi Yaşında Kur’an-ı Kerîm’i Ezberledi. Sekiz Yaşında iken Geceleri Teheccüd Namazlarını Hiç Terk Etmeden Kılmaya Başladı. Bulûğ Çağına Gelmeden, Kıldığı Gece Namazlarında Kur’an-ı Kerîm’i Hatmederdi. Bir İşe Başlayınca En İnce Ayrıntılarına Kadar İner O İşi En İyi Şekilde Yapardı. Çalışkanlığı ve Anlayışı ile Hocalarının Kısa Zamanda Gönüllerini Fethederdi. Hocalarından Okuduğu Kitapları Ezberlerdi.
Genç Yaşında Hadîs ve Fıkh İlimlerinde Ehliyet Kazandı. Tasavvuf Yolunda da Çalışarak Pek Çok Velînin Feyz Teveccühlerine Kavuştu. Bunların Başlıcası, Aliyy-ül-Havvâs Hazretleridir. Ayrıca Feyz Aldığı, Sohbetiyle Şereflendiği Hocalarından Bâzıları Şunlardır; Muhammed Mağribî, Muhammed b. Anân, Ebü’l-Abbâs Gamrî, Nûreddîn Hasenî, Şeyhü’l-İslâm Zekeriyyâ el-Ensârî, Ali Darîr, Ali b. Cemâl, Abdülkâdir b. Anân, Muhammed Âdil, Muhammed b. Dâvûd, Muhammed Servî, Nûreddîn Mürsâfî, Tâcüddîn Zâkir, Efdalüddîn... Bunlardan Başka Pek Çok Evliyânın da Teveccühlerine, Feyz ve Bereketlerine Kavuştu.
HIZIR ALEYHİSSELÂM
Abdülvehhâb-ı Şa’rânî’ye, “Tasavvuf Yoluna Nasıl Girip İlerledin ve Buna Kimler Sebep Oldu?” Diye Sorduklarında Şöyle Anlattı; Tasavvuf Yolunu Önce Hızır Aleyhisselâm’dan ve Üstâdım Aliyy-ül-Havvâs’tan Öğrendim. Önce Onlara Tam Olarak İnanıp Teslim Oldum. Ne Emrettilerse Hepsini Yaptım. Nefsimle Senelerce Mücahede Ettim. Nefsimin İstemediklerini Yaparak, Onu Terbiye Ettim. Öyle ki, Yalnız Kaldığım Vakit, Odamın Tavanına Bir İp Bağlar, Onu Boynuma Takarak Rabbime İbâdet Ederdim. Uykum Geldiğinde Yatmak İstedim Fakât Boynumdaki İp Uykuya Mani’ Olurdu. Mecburen İbâdete Devam Ederdim. Böylece Nefsimin İstemediği Şeyleri Yaparak Onu Terbiye Etmeye, Yola Getirmeye Çabalardım. Harâmlardan Şiddetle Kaçındığım Gibi, Mübâhların Fazlasını Dahi Terk Ederdim. Yiyecek Bir Şeyim Olmadığı Zaman Ot Yer, Kimseden Bir Şey İstemezdim. Vâli Konaklarının ve Sultân Adamlarının Evlerinin Gölgesinden Dahi Geçmez, Yolumu Değiştirirdim. İyice İncelemeden Bir Şey Yediğim Olmadı. Öyle Bir Hâle Geldim ki, Gelen Yiyeceğe Bakarak, Onun Helâl Olup Olmadığını, Rabbimin Bana İhsân Etmesiyle Anlamaya Başladım. Helâl Yiyeceklerden Temiz ve Güzel, Harâm Olanlardan ise Kötü ve Pis Bir Koku, Şüphelilerden de Harâmlardakinden Daha Az Bir Koku Hâsıl Olmaya Başladı. Bu Alâmetlere Göre Hareket Ettim. Elimden Geldiği Kadar Dinin Emir ve Yasaklarına Dikkat Ettim. Cenâb-ı Hakk da Bana İbâdetleri Zevkle Yapmayı İhsân Etti. Kalp Gözüm Açıldı, Yakîn Hâsıl Oldu ve Hakîkâtin Membaına, Kaynağına Eriştim.
1540 Senesinde Hacca Gittiğimde, Kâbe’nin Altın Oluğunun Altında Duâ Ederek, Allahû Teâlâ’dan İlmimi Artırmasını İstedim. O Ânda Hafiften ve Gizliden Gelen Bir Ses, “Sana, Şimdiye Kadar Gelen Müçtehidlerin ve Onlara Tâbi Olanların Sözlerini Tartıp Anlayan Bir Mizân Verdim. Bu Sana Yetmez mi?” Diyordu. Bu Sese Karşı, “Yâ Rabbi, Yeter Fakât Daha Fazlasını İsterim...” Dedim.
Abdülvehhâb-ı Şa’rânî Zamanının Velîlerini Sık-Sık Ziyâret Eder, Nasihât İster ve Gönüllerini Alırdı. 1540 Senesi Bir Yaz Günü Kahire’nin Nil Nehri Üzerindeki Hâkimî Köprüsünün Altında Bulunan Yaşlı Bir Velîyi Ziyârete Gitti. Selâm Vererek İçeri Girince, O Zât Adını Sordu, “Abdülvehhâb” Dedi. Ona, “Senelerden Beri Seni Görmek Arzusunda idim. Buyur, Otur!” Deyince Yanına Oturdu, El Ele Tutuştular.
Elini Öyle Kuvvetlice Sıktı ki, Neredeyse Acıdan Bağıracaktı. Ona, “Kuvvetimi Nasıl Buluyorsun?” Dedi. O Zaman Ona, “İşte Bu Kuvvet, Gençliğimden Beri Yediğim Helâl Lokmalar Sebebiyle Hâlâ Mevcûddur. Hamurum Helâl Bir Maya ile Yoğrulmasaydı, Bugünün Günâhlarına Aldırmayan İnsanların Vücûdları Gibi, Benim Vücûdum da Gevşek Olurdu. Ey Oğlum! Yüz Kırk Üç Yaşına Geldim. Allahû Teâlâ’ya Yemin Ederim ki, Bugün İnsanlar Her Yönden Değişmiştir. Hele Bu Son Senelerde, Dinin Emirlerini Yerine Getirmekte ve Emânete Riâyet Etmekte Büyük Bir Eksiklik Var. Bugün Yakın Akraban, Hattâ Öz Kardeşin Bile Seni Tanımamaktadır. Oğlun Dahi Sana Başka Gözle Bakmakta ve Bir Yabancı Gibi Davranmaktadır. İnsanların Birbirlerine Muhabbetleri Hiç Kalmamış, Dert ve Belâlara Karşı Sabırları Eksilmiş, Kazâ ve Kadere Karşı Boyun Eğmek Yerine Gazâb Hâkim Olmuş, Dinleri Zayıflamıştır. Ey Oğlum! Şimdi Sana Zamanımızın Kötü ve Yorgun İnsanlarını Anlatmak Yerine Sâlih İnsanlarını Anlatmak Daha İyi Olacak...” Dedi ve Devam Etti, “Zamanımızın En İyileri, Geceleri Kalkıp Sabahlara Kadar Namaz Kılan... Sabah Namazından Sonra Öğleye Kadar Kur’an-ı Kerîm Okuyup Tesbihini Çekerek, Allahû Teâlâ’yı Zikreden, İkindiye Kadar Duâlarını Yapan, Akşama Kadar Her Gün Devam Üzere Olduğu Duâları Tekrar-Tekrar Yapan, Yatıncaya Kadar da Tevbe İstiğfâr Ederek Vaktini Geçirenlerdir...”
Abdülvehhâb-ı Şa’rânî Ona, “Böyle Kimselerin Görünürdeki Bütün Günâhlardan Temizlendiğini Düşünsek, Bu İnsanın Başkaları Hakkında Kötü Düşünmesinin Önüne Geçebilir miyiz? Bu Kimse, Kendisini Kıskananları Bir Dakika Olsun Görmek İster mi?” Diye Sordu. O da Cevap Olarak Şöyle Dedi, “Bu, Çok Zayıf Bir İhtimâldir. Bir İnsan, Hayatı Boyunca Durmadan İbâdet Yapsa, Kazandığı Sevâpları Terazinin Bir Kefesine Koysa, Bu Kimsenin Bir Müslüman Hakkında Sû-i Zannından Meydana Gelen Günâhını da Bir Kefesine Koysan, Günâh Kefesinin Ağır Basacağını Görürsün. Sâlih, İyi Kimselerin Hayatları Boyunca Yaptığı İbâdetler, Bir Defa Yaptığı Kötü Düşünceden Meydana Gelen Günâhı Karşılayamadığına Göre, Diğer İnsanların Hâllerinin Ne Olacağını Düşün!”
Îmâm-ı Şa’rânî Pek Çok Talebe Yetiştirdi. Etrâftan Akın-Akın Gelen Talebeler Medreseyi Doldurur, Onun Eşsiz Bir Deryâ Olan Bilgilerinden İstifâdeye Çalışırlardı. Talebelerine Hem Zâhirî Hem de Bâtınî İlimleri Öğretirdi. Hattâ Kendisini Çekemeyen ve Aleyhinde Olanlara Rüyâda Görünür, Onları İkâz Eder, Bozuk Düşüncelerden Korurdu. Böylece Onların da İstifâde Etmesini Sağlar, Cehennemde Yanacak Bir Hâlden Onları Korumaya Çalışırdı. Merhâmeti Çok Fazlaydı.
Bir Gün Şeyhü’l-İslâm Nasîruddîn Lekânî’ye Gelerek Onun Hakkında Çeşitli Yalan ve İftirâlar Uydurdu. Şeyhü’l-İslâm da Bu Sözlere İnandı. Bu Haberi İşiten Abdülvehhâb-ı Şa’rânî, Şeyhü’l-İslâm’ın Yanına Gelerek Ondan Mâlikî Mezhebinin Fıkh Bilgilerini İhtivâ Eden Kâsım Abdurrahman’ın Yazdığı Müdevvene’yi Emânet İstedi. Şeyhü’l-İslâm Kitabı Vermeden Önce, “Al, Okursun da Belki Yaptığın Kötülüklerden Vazgeçersin Dinin Emir ve Yasaklarına Uyarak Doğru Yolu Bulursun!” Dedi. Abdülvehhâb-ı Şa’rânî de, “İnşaAllahû Teâlâ Öyle Olur.” Buyurdu. Şeyhü’l-İslâm, Talebelerinin Birisine Emredip, Birkaç Cilt Olan Müdevvene’yi Kütüphaneden Getirmesini Söyledi. Ciltler Gelince İleri Gelen Talebelerinden Birisine, Ciltleri Abdülvehhâb-ı Şa’rânî ile Götürmesini Emretti.
Îmâm-ı Şa’rânî Hazretleri ile Talebe Eve Geldiler. Talebe Kitabı Bıraktıktan Sonra Gitmek İstedi Fakât Îmâm-ı Şa’rânî, Bir Gece Kalıp, Ertesi Sabah Gitmesini Söyleyince, Talebe Kabûl Etti. Gecenin Üçte Biri Geçinceye Kadar O Talebe ile Sohbet Etti. Talebeye Yatmasını Söyleyip, Kendi Odasına Geçti. Odasında Çok Az Bir Zaman Durup, Tekrar Talebenin Kaldığı Odaya Geldi. Onu Uyandırıp, Abdest Aldırdı. Beraberce Fecr Vaktine Kadar Namaz Kıldılar. Sonra Sabah Namazlarını Kılıp Güneş Bir Mızrak Boyu Yükselinceye Kadar Kur’an-ı Kerîm Okudular. Sonra Duhâ Namazını Kıldılar. Talebeye, “Şimdi Hocanın Yanına Gidebilirsin. Getirdiğin Bu Kitapları da Teslim Edip, Benim Teşekkür Ettiğimi Bildirirsin.” Buyurdu. Talebe, “Peki Efendim.” Diyerek, Kitapları Kucakladı Fakât İçinden de, “Bir Geceliğine Onu Getirtip, Hiç Bakmadan Geri Götürmenin Ne Faydası Vardı?” Demekten Kendini Alamadı.
Talebe Kitabı Okumadığı İçin, İçerisindeki Yazılardan Haberi Yoktu. Kitapları Hocasına Götürdüğünde, Şeyhü’l-İslâm Nasîruddîn, Abdülvehhâb-ı Şa’rânî’nin Kendisiyle Alay Ettiğini Sanarak Kızdı. O Sırada Bir Kimse Gelip, Şeyhü’l-İslâm’a Bir Sual Sordu. Şeyhü’l-İslâm Soruyu Tam Olarak Cevaplandırabilmek İçin, Müdevvene’nin Ciltlerini Karıştırmaya Başladı. Her Cildin Başından Sonuna Kadar, Sayfaların Kenarında Abdülvehhâb-ı Şa’rânî’nin Kendi El Yazısı ile Yazılmış Lüzûmlu Açıklamalar ve Kayıtların Olduğunu Gördü. Talebeyi Çağırarak, “Abdülvehhâb Bu Geceyi Kitaplara Yazı Yazmakla mı Geçirdi?” Diye Sordu. Talebe de Yemin Ederek, “Efendim! Bu Gece Abdülvehhâb-ı Şa’rânî, Benden Yirmi Dakikadan Daha Fazla Bir Zaman Ayrılmadı. Sabaha Kadar Beraber Namaz Kıldık. Kur’an-ı Kerîm Okuduk. Onun Benim Yanımda Kitaplarla Meşgûl Olduğunu Hiç Görmedim...” Dedi.
Talebesinden Bu Sözleri İşiten Şeyhü’l-İslâm’ın Hayretten Aklı Karıştı. Değil Yirmi Dakikada, Yirmi Günde Bile Bu Kadar Ciltler Dolusu Kitabı Okumak Mümkün Değildi Fakât Hakîkât Gözünün Önünde idi. Bütün Ciltler Okunmuş, Sayfa Kenarlarına İzâhlar Yazılmıştı. Bu, Allahû Teâlâ’nın, Abdülvehhâb-ı Şa’rânî’ye İhsân Ettiği Bir Kerâmetti. Hemen Abdülvehhâb-ı Şa’rânî Hakkında Düşündüğü Kötü Düşüncelere, Ona Söylediği Sözlere Pişmân Olup Tevbe İstiğfâr Eyledi. Koşarak Îmâm-ı Şa’rânî Hazretlerinin Evine Gitti ve Huzuruna Kabûlü İçin Yalvardı. Kabûl Edilince Tevbe Ettiğini Bildirdi. Abdülvehhâb-ı Şa’rânî Hazretleri de, “Maksadım, Bu Gece Bana Emânet Olarak Verdiğin Kitaplardan Hazırladığım Bu Muhtasarı Senin Öğrenmendi.” Buyurdu.
Emir Muhammed Defterdar ve Arkadaşları Her Gece Yatsı Namazından Sonra Bir Yerde Toplanıp Sohbet Ederlerdi. Âlimlerin İlminden, Velîlerin Kerâmetlerinden Anlatırlardı. Bir Gün Yine Böyle Toplanmışlardı. Sohbet Ânında Söz Hâlen Hayatta Olan Îmâm-ı Şa’rânî’ye Geldi. Onun Büyüklüğünü Anlamayan Bâzıları, Aleyhinde Dedikodu Etmeye Başladılar. Emir Muhammed Defterdar da Onlarla Birlik Olup, Aleyhinde Konuştu. O Gece Rüyâsında, Kalabalık Bir Ordunun Mısır’a Bir İç Karışıklığı Düzeltmek İçin Geldiğini Gördü. Ordu Kumandanı, Mısır’ın Bâbunnasr Denilen Kapısında Durdu ve “Mısır’ın Sahibi ile Görüşüp, Mısır’ın Anahtarını Vermedikçe İçeri Girmeyiz!” Dedi. O da, “Mısır’ın Sahibi Kimdir?” Dedi. Kumandan, Adamlarından Birisini Gönderdi. Îmâm-ı Şa’rânî’yi Evinde Bulamadılar. Oğlu Abdurrahman’a Durumu Anlattılar. Abdurrahman, Babasının Müsaade Edeceğini Söyleyerek Anahtarı Verdi. Uyandığında, Emir Muhammed Defterdar Yaptığı Hatâyı Anladı. Demek ki, Bu Zamanda Mısır’ın Hakîki Sultânı Abdülvehhâb-ı Şa’rânî idi. Sabah Olduğunda, Îmâm-ı Şa’rânî Hazretlerine Gidip Talebesi Olmakla Şereflenmek İstediğini Bildirince, “Talebe Olmanız İçin İlle Anahtar mı Vermek Lâzımdır?” Buyurarak, Gece Rüyâsında Gördüklerini Bildiğini İşâret Etti. Bu Kerâmetini de Gören Emir Muhammed Defterdar’ın, Ona Olan Bağlılığı Ziyâde Oldu.
Seyyîd Ahmed Bedevî Hazretlerinin Mısır’ın Tanta Şehrindeki Türbesi Başında, Her Sene Belli Bir Günde Toplantı Yapılıp, Mevlîd Okunurdu. Şeyh Sa’düddîn Sanâdîdî, Îmâm-ı Şa’rânî’yi Sevmez, Onun Büyüklüğüne İnanmazdı. Hattâ Onun Pek Çok Kötü Taraflarının Olduğunu Savunur İlminin Derinliğine İnanmazdı. Ahmed Bedevî’nin Türbesi Başında Mevlîd Okunduğu Bir Sene Oraya Îmâm-ı Şa’rânî ve Sa’düddîn Sanâdîdî de Gelmişlerdi. Sa’düddîn, Abdülvehhâb-ı Şa’rânî’nin Mevlîde Gelmesine Şiddetle Karşı Çıkarak, “Böyle Bir Mevlîdde, Kendisinde Pek Çok Kötü Yanlar Bulunan Kimse Nasıl Bulunabilir!” Demişti. Sa’düddîn, O Gece Rüyâsında Rasülullah Sallallâhû Aleyhi ve Sellem Efendimizi Gördü. Rasülullah Sallallâhû Aleyhi ve Sellem Efendimiz, Abdülvehhâb-ı Şa’rânî’yi Kucaklamış, Bağrına Basmıştı. Abdülvehhâb-ı Şa’rânî’nin de Göğüslerinden Süt Akıyor, Mevlîde Gelen Herkes, Doyuncaya Kadar Onun Sütünden İçiyorlardı. Seyyîd Ahmed Bedevî Hazretleri de, Rasülullah Sallallâhû Aleyhi ve Sellem Efendimizin Huzurunda idi. Ahmed Bedevî, Oradakilere, “Bizden Medet İsteyen Abdülvehhâb-ı Şa’rânî’yi Ziyâret Etsin!” Diyordu. Rüyâdan Uyanan Sa’düddîn, Îmâm-ı Şa’rânî’nin Büyüklüğünü Anlayarak, Ona Karşı Olan Bozuk İtikadını Düzeltti ve Onun En Yakın Talebelerinden Oldu.
Evliyânın Büyüklerinden Ömer Nebtîtî’nin Talebesi Abdullah Îmâm-ı Şa’rânî’nin Büyüklüğünü Çekemez, Onu Kıskanırdı. Abdullah, Bir Gece Rüyâsında Rasülullah Sallallâhû Aleyhi ve Sellem Efendimizi Gördü. Huzurunda Hazreti Ali de Vardı ve Kendisine Buyurdular ki, “Abdülvehhâb’a Şu Takkemi Giydir. Ayrıca Ona, Mahlûkata Tasarruf Etmesini Söyle. Başkalarına ise Mani’ Ol...” Abdullah, Rasülullah Sallallâhû Aleyhi ve Sellem Efendimizden Bu Sözleri İşitince, Yaptığı Hatânın Büyüklüğünü Anladı. Uyandığında Tevbe Etti.
Âmir Bağdâdî İsimli Talebesi Önceleri, “Hiç Kimse, Bir İhtiyacın Hâsıl Olmasında Vâsıtaya Muhtaç Değildir. Bu Sebeple Allahû Teâlâ’dan Bir Şey İsterken Başkalarını Vesile Etmek, Onun Hürmetine Ver Demek Olmaz!” Der, Velîlerdeki Kerâmetlere de İnanmazdı ki, Bir Gün Rüyâsında Rasülullah Sallallâhû Aleyhi ve Sellem Efendimizi Gördü. Yanında Abdülvehhâb-ı Şa’rânî Hazretleri de Vardı ve Rasülullah Sallallâhû Aleyhi ve Sellem Efendimizin Mübârek Elini Öpmek İstedi Fakât Ona Hiç İltifât Etmiyor, Huzuruna Gittikçe Yönünü Ondan Çeviriyor idi. Bir Ara Abdülvehhâb-ı Şa’rânî’ye, “Ne Olur, Peygamber Efendimize Bir Arz Et de, Beni Kabûl Buyursun. Mübârek Elini Öpmekle Şerefleneyim?” Diyerek Yalvarmaya Başladı. O Kadar Yalvardı ki, Abdülvehhâb-ı Şa’rânî Onun Gözlerinden Akan Yaşlara Dayanamadı. Rasülullah Sallallâhû Aleyhi ve Sellem Efendimizin Huzuruna Varıp, Ona İşâretle Bir Şeyler Söyledi. Bunun Üzerine Onu Huzur-u Şeriflerine Kabûl Ettiler. Uyandığında, Önceki Düşüncelerinin Ne Kadar Yanlış Olduğunu Anladı. Tevbe Etti ve Sabahleyin, Abdülvehhâb-ı Şa’rânî’nin Medresesine Gitti. Talebesi Olmakla Şereflendi.
Abdülvehhâb-ı Şa’rânî Hazretlerine, Allahû Teâlâ’nın Öyle İhsânları Vardı ki, Saymakla Bitmezdi. Bunların Biri de, Güneşin Batışından Doğuşuna Kadar, Yani Akşamdan Sabaha Kadar, Cansız Eşyânın ve Hayvanların Tesbihlerini Duyması idi. Bir Gün Akşam Namazını, Harâmlardan Çok Sakınan, Hattâ Şüpheli Korkusuyla Mübâhların Fazlasını Bile Terk Eden Hocası Emînüddîn’in Arkasında Kılıyordu. O Ânda Gözünden Perde Açıldı. Direk, Duvar, Hasır, Döşenmiş Taşların Tesbihlerini Duymaya Başladı. Korktu, Sonra Mısır’da Bulunan Her Şeyin Sonra Etrâftaki Devletlerdeki ve Okyanuslardaki Bütün Mahlûkların Konuşmalarını ve Tesbih Seslerini İşitmeye Başladı. Okyanustaki Bir Balık Şöyle Tesbih Ediyordu; Ey Cansızların, Hayvanların, Bitkilerin, Her Şeyin Rızkını Veren Rabbim! Mahlûkatından Hiçbirinin Rızkını Unutmayan ve İsyân Edenden Dahi İhsânını Kesmeyen Sen, Her Türlü Noksanlık ve Kusurdan Münezzehsin...
Namazı Kılıp Bitirdiler. Sabaha Kadar Bu Hâl Onda Devam Etti, Çok Korktu. Sabah Olurken, Hakk Teâlâ Merhâmet Edip, Bu Gibi Şeyleri Duymasını Perdeledi. Ancak Allahû Teâlâ’nın İhsânı Olan Bu Durum Onda Kaldı. İstediği Zaman, İstediği Yeri Görmek, Gezmek Nimetini Hakk Teâlâ Hazretleri Ona İhsân Etti. Bununla da Îmânı Kuvvetlendi. Abdülvehhâb-ı Şa’rânî, Bu Hâdiseden Sonra, İstediği Zaman Gönül Gözü ile Bütün Dünyâyı, Bilhassa İslâm Âlemini Seyrederdi. Şehir, Kasaba, Köy ve Ülkeleri Aşar, Endonezya’dan Mağribe, Türkiye’den Yemen’e Kadar Varır, İhtiyaç Sahiplerine Yardım Ederdi. Bunların Hepsinin, Cenâb-ı Hakk’ın Bir İhsânı Olduğunu Bildirirdi. Bir Gün Buyurdu ki, “Kendimi Bir Vâsıta İçerisinde Gördüm. Bir Ânda Yeryüzünü Dolaşıyordum. Bütün Âlim ve Evliyânın Kabirlerinin Üzerinden, Seyyîd Ahmed Bedevî ve İbrahim Düsûkî Hazretlerinin Kabirlerinin Altından Geçerek Ziyâret Ediyordum.”
Bir Gün Habeşistanlı Bir Gâyr-î Müslim Mısır’a Gelmişti. Abdülvehhâb-ı Şa’rânî’nin Nâmını Duyduğu İçin Onunla Görüşmek İstiyordu. Îmâm-ı Şa’rânî Onu Kabûl Etti. Habeşistan ile İlgili Konuşmaya Başladılar. Abdülvehhâb-ı Şa’rânî, Habeşistan’ı Öyle Anlatıyordu ki, En İnce Ayrıntılarına Kadar İzâh Ediyordu. O Gâyr-î Müslim Dinledikçe, Yaşadığım Yeri Benden Daha İyi Biliyor Diye Hayret Ediyordu. Dayanamayıp Abdülvehhâb-ı Şa’rânî’ye, “Siz Habeşistanlı mısınız?” Diye Sordu. O da, “Dünyâda Nereyi Görmek Arzu Etsem, Allahû Teâlâ Bana Orayı Gösterir. Bu, Cenâb-ı Hakk’ın Bana Bir İhsânıdır.” Buyurdu. Bunu İşiten Gâyr-î Müslim, Kelime-i Şehâdet Getirerek Müslüman Oldu.
Hakk Teâlâ’nın Abdülvehhâb-ı Şa’rânî’ye İhsânlarından Biri de, Mısır veyâ Başka Yerlerdeki Talebelerine Kalben Seslendiği Zaman, Derhâl Yanına Gelmeleriydi. Yanına Gelmeye Karar Veren Bir Talebe Yola Çıksa, Ona Kalben Geri Dön Dese, O da Dönerdi. İnsanlara ve Talebelerine Sıkıntı Ânlarında Yardım Ederdi. O Darda, Sıkıntıda Olanların Sığınağı ve Mânevî Doktoru idi.
Talebelerinden Yahya Varrâk, Arkadaşlarıyla Hacca Gidiyordu. Bindiği Hayvan Çok Zayıftı. Bir Müddet Gittikten Sonra Yorulup Yattı. Arkadaşlarına, Kendisini Beklememelerini, Yola Devam Etmelerini Söyledi. O, Hayvanının Dinlenmesini Bekliyordu. O Ânda Abdülvehhâb-ı Şa’rânî Hazretleri Yanında Peydâ Oldu. Hayvanı Tutup Kaldırdı ve Ona Tebessüm Ederek Kayboldu. Yahya Varrâk Hayvanın Üzerine Bindi ve Öyle Hızlı Gitmeye Başladı ki, Arkadaşlarına Yetişti ve Onları Geçti. Kâbe-i Muazzama’nın Etrâfında Tavâf Ederken Yine Abdülvehhâb-ı Şa’rânî Hazretlerini Gördü. Tavâf Müddetince Yanındaydı. Hâlbuki O, O Sene Hacca Gitmemişti.
Abdülvehhâb-ı Şa’rânî, Allahû Teâlâ’nın İzniyle Hiçbir Mahlûktan Korkmazdı. Yılandan Akrepten, Timsahtan Cinden ve Benzerlerinden Korkmaz, Ancak Dinin Emir ve Yasaklarına Uygun Olarak Onlardan Uzak Dururdu. Bir Gün Saîd’e (Portsaid’e) Gidiyordu. Nehrin Kenarında Yedi Kadar Timsah Onu Takibe Başladı. Her Biri Öküz Büyüklüğünde idi. Onu Merkep Üzerinde Gören Halk, Yutulacak Diye Feryâda Başladı. İşte O Zaman Belini Doğrulttu ve Suya, Timsahların Arasına İndi. Hepsi Çekilip Kaçıştılar. Sonra Hayvanın Yanına Geldi. Oradaki İnsanlar, Bu Hâli Görünce Hayret Ettiler.
Abdülvehhâb-ı Şa’rânî, Bir Gece Terk Edilmiş ve Bakımsız Bırakılmış Bir Velînin Türbesinde Uyudu. Bu Türbe Üzerinde Bir Kubbe, Etrâfında da Taşlar Bulunuyordu. Taşların Aralarında ise Büyük Yılanlar Vardı. Yılanlardan Korktukları İçin, İnsanlar Bu Mübârek Zâtı Ziyâret Edemezlerdi. Yılanlar O Gece Abdülvehhâb-ı Şa’rânî’nin Etrâfında Dolaşıp Durdular Abdülvehhâb Hazretleri O Büyük ve Zehirli Yılanları Görüyor, Kalbine Zerre Kadar Korku Gelmiyordu. Sabahleyin, O Belde Halkı Abdülvehhâb-ı Şa’rânî’nin O Türbede Yattığını Öğrendiklerinde, Hayretten Donakaldılar. Huzuruna Çıkıp, “Biz, Yılanların Korkusundan, Türbenin İçerisine Değil, Etrâfına Bile Yaklaşamıyoruz. Siz, Orada Nasıl Yatabildiniz?” Diye Sordular. Onlara Buyurdu ki, “Hakk Teâlâ Yılanlara Beni Sokmamaları İçin İlhâm Etmedikçe, Onlar Beni Sokmazlar. Yılana Kudret Lisânı ile “Git, Filâncayı Sok!” Denir. Yılan da O Kimseyi Hasta Yapmak veyâ Kör Etmek yahût Öldürmek İçin Sokar. Allahû Teâlâ’nın İrâdesi Olmadan, Yılanın Bir Kimseyi Sokması Mümkün Değildir...”
Abdülvehhâb-ı Şa’rânî Hazretleri, Cinlerle Başından Geçen Bir Hâdiseyi Şöyle Anlatır; Bir Zamanlar Evime, Cinlerden Biri Gelmeye Başladı. Bu Cin Bana Doğru Gelirken, Vücûdumun Bütün Kılları Diken-Diken Olurdu. O Ânda Allahû Teâlâ’nın İsmini Söylemeye Başlardım. Cenâb-ı Hakk’ın İsmini Duyan Cin, Derhâl Benden Uzaklaşırdı. Hiçbir Zaman Ondan Ne Çekindim Ne Korktum. Aksine, Gece Yolumu Kestiği Zaman, Ona Selâm Vererek Geçip Giderdim. İnsanın Tabiatı Cinden Nefret Ettiği Hâlde, Her Gün Onları Göre-Göre Nefret Etmez Hâle Geldim.
Kıtlık Olduğu Günlerde, Cinlerden Bir Grup Evime Yerleşmişti. Onlara Dedim ki, “Bu Gösterdiğim Ekmeklerden Güzelce Yiyiniz. Hiçbir Müslüman’a Sakın Zarar Vermeyiniz.” Onların da Bana, “Başüstüne, Emirlerinizi Dinleyip İtaât Edeceğimize Söz Veriyoruz.” Dediklerini Duydum. Cinlerden Biri Keçi Kılığına Girip, Geceleri Bizim Odaya Girer, Lambayı Söndürür ve Gürültü Çıkarırdı. Bu Hâlden, Evdekiler Korkuya Düştüler. Çocukların Korkmaması İçin, Bir Gece Sedirin Altına Saklanarak Cinin Gelmesini Bekledim. Tam Önümden Geçerken, Elimle Bir Ayağını Yakaladım Bağırmaya ve Yardım İstemeye Başladı. Bunun Üzerine Ona, “Ey Keçi Kılığına Girmiş Olan Cin! Bir Daha Evime Girip Çocuklarımı Korkutmaya Devam Edecek misin, Etmeyecek misin?” Dedim. Tevbe Ederek, Bir Daha Gelmeyeceğine Söz Verdi. Buna Rağmen Ayağını Bırakmıyordum. Ayağı Elimde İnceldi, İnceldi, Bir Kıl İnceliğini Aldıktan Sonra Avucumdan Çekilip Gitti. Bu Hâdiseden Sonra O Cin, Evime Gelmez Oldu.
Ey Kardeşim! Buna Benzer Cinlerle Başımdan Geçen Hâdiseler Çoktur ve Bunları Anlatmamdan Maksadım Bâzı Okunacak Duâları Zamanında Okumanız İçindir. Gece veyâ Gündüz Yapacağın İşlerde Kendini Bunların Şerlerinden Nasıl Koruyacağını Bilmeniz İçindir. Eğer Ben de Bu Duâları Bilmeseydim, Diğer İnsanlar Gibi Görünmeyen Bu Yaratıklardan Korkardım.
Abdülvehhâb-ı Şa’rânî, İnsanlar Arasındaki Anlaşmazlıkları Her İki Tarafı Üzmeden Çözer, İki Tarafın da Kabûl Edeceği Bir Neticeye Bağlardı.
Osmanlı Padişâhı Sultân Selîm Hân, Mısır’ı Zapt Ettiği Zaman, Cum’a Namazını Ezher Camiinde Kıldı. Cum’a Namazını Kıldıran Hâtib İçin Yüz Altın Bağışladı. Bunu Önceden Öğrenen Hâtib, O Gün Cum’a Namazını Kıldırma Sırası Kendisinde Olan Diğer Hâtib Arkadaşından İzin Almıştı. Nöbetini Devreden Hâtib, Diğer Arkadaşının Altınlara Kavuştuğunu Görünce, Söylenmeye Başladı. O Sırada Orada Bulunan Abdülvehhâb-ı Şa’rânî Hazretleri Aralarına Girip, Nöbetini Veren Hâtibe, “Üzülme! Allahû Teâlâ Bunu Sana Kısmet Etmemiş.” Dedi. O da, “Rızkımın Kesilmesine Bu Arkadaşım Sebep Olduğu İçin Kızıyorum.” Dedi. Abdülvehhâb Hazretleri de, “O Sebep Oldu Görünüyorsa da, Aslında Sebep O Değildir. Arkadaşın, İlâhî Kudretin Bir Âletidir. Âleti Kim Hareket Ettiriyorsa, Hüküm Onundur. Yoksa Âletin Değildir. Senin Böyle Söylemen, Sopa ile Dövülüp de, Sopayı Vurana Değil, Sopaya Kızan Adamın Hâline Benziyor. Hani Sen Her Cum’a Hutbelerinde, “Vallâhi! Veren de Allahû Teâlâ’dır, Alan da... Yükselten de Allahû Teâlâ’dır, Alçaltan da...” Demez miydin? Şimdi Niçin Bunun Tersine Göre Hareket Ediyorsun?” Deyince O Hâtib, “Üstâdım! Huccet ve İspatlarınla Beni Susturdun...” Diyerek Oradan Ayrıldı.
Rasülullah Sallallâhû Aleyhi ve Sellem Efendimizin Sözlerine, Sünnetine Uymaya Çok Dikkat Ederdi. Hadîs-i Şerifleri Kabûl Etmeyenlere Şöyle Buyururdu; Sünnet, Yani Hadîs-i Şerifler, Kur’an-ı Kerîm’i Açıklamaktadır. Mezhep Îmâmları, Sünneti Açıklamışlardır. Din Âlimleri de, Mezhep Îmâmlarının Sözlerini Açıkladılar. Kıyâmete Kadar da Böyle Olacaktır. Sünnet, Yani Hadîs-i Şerifler Olmasaydı Suları, Tahareti, Namazların Kaç Rekât Olduklarını, Rükû’ ve Secdede Okunacak Tesbihleri, Bayram ve Cenaze Namazlarının Nasıl Kılınacağını, Zekât Nisâbını, Orucun, Haccın Farzlarını, Nikâh ve Hukuk Bilgilerini Hiçbir Âlim Kur’an-ı Kerîm’de Bulamaz ve Öğrenemezdi... İmrân b. Hasîn’e Birisi, “Bize Yalnız Kur’an’dan Söyle.” Deyince, “Ey Ahmak! Kur’an-ı Kerîm’de, Namazların Kaç Rekât Olduğunu Bulabilir misin?” Dedi. Hazreti Ömer’e, “Farzların Seferde Kaç Rekât Kılınacağını Kur’an-ı Kerîm’de Bulamadık?” Dediklerinde, “Hakk Teâlâ Bize, Muhammed Aleyhisselâm’ı Gönderdi. Biz, Kur’an-ı Kerîm’de Bulamadıklarımızı, Rasülullah Sallallâhû Aleyhi ve Sellem’den Gördüğümüz Gibi Yapıyoruz. O, Seferde Dört Rekât Farzları İki Rekât Kılardı. Biz de Öyle Yaparız!” Buyurdu. Din Îmâmlarının Hiçbir Sözü, İslâmiyet’in Dışında Değildir. Çünkü Her Biri, Hem Hakîkâtte Hem de Şeriatta Âlimdirler.
Rasülullah Sallallâhû Aleyhi ve Sellem Efendimiz, Kur’an-ı Kerîm’de İcmâlen Bildirilenleri, Yani Kısa ve Kapalı Olarak Bildirilenleri Açıklamasaydı, Kur’an-ı Kerîm Kapalı Kalırdı. Rasülullah Aleyhisselâm’ın Vârisleri Olan Mezhep Îmâmlarımız Hadîs-i Şeriflerde Mücmel Olarak Bildirilenleri Açıklamasalardı, Sünnet-i Nebevîye Kapalı Kalırdı. Böylece, Her Asırda Gelen Âlimler, Rasülullah Sallallâhû Aleyhi ve Sellem Efendimize Tâbi Olarak, Mücmel Olanı Açıklamışlardır. Allahû Teâlâ Hazretleri, Nahl Sûresinin Kırk Dördüncü Âyetinde Meâlen, “İnsanlara İndirdiğimi Onlara Beyân Edesin” Buyurdu. Beyân Etmek, Allahû Teâlâ’dan Gelen Âyetleri, Başka Kelimelerle ve Başka Suretle Anlatmak Demektir. Ümmetin Âlimleri de Âyet-i Kerîmeleri Beyân Edebilselerdi ve Kapalı Olanları Açıklayabilselerdi ve Kur’an-ı Kerîm’den Ahkâm Çıkarabilselerdi, Allahû Teâlâ Peygamberine, “Sana Vahy Olunanı Tebliğ Et!” Derdi. Beyân Etmesini Emretmezdi.
EVLİYÂNIN BAKIŞI YETER
Talebelerinden Şerefüddîn b. Emir Hastalanmıştı. Ağrılarının Şiddeti, Gün Geçtikçe Daha da Artıyordu. Öyle ki, Artık Ölümünü Bekler Oldu. Günlerce Uykusuzluğun Verdiği Bir Hâlsizlik İçerisinde Gözkapakları Kapandı. Uyumağa Başladı. Rüyâsında Büyük Bir Çağlayan Vardı. Bu Çağlayandan Canlı Bir Kimse Aşağı Düşse, Normalde Parça-Parça Olurdu. Akan Sular Onu Sürükleye-Sürükleye Köprüye Doğru Götürüyordu. Eğer Köprüde Tutunacak Bir Yer Bulamazsa, Çağlayandan Aşağı Düşecekti. Bütün Gâyretine Rağmen Köprüye Tutunamadı. Büyük Bir Korkuya Kapıldı. Çağlayanın Başına Geldiği Ân, Bir El Onu Tutup Kenara Çekti. Ölümden Kurtulmuştu. Elin Sahibine Baktığında, Zamanın En Meşhûr Âlimi ve Velîsi Olan Hocası Abdülvehhâb-ı Şa’rânî’yi Gördü. Ona Tebessüm Ediyordu. Uyandığında da Hastalığının Geçtiğini, Hiçbir Derdinin Kalmadığını Gördü.
DÖRT HAK MEZHEP
Abdülvehhâb-ı Şa’rânî Hazretleri Şâfiî Mezhebi Fıkhında Zamanının En Büyük Âlimi idi. Devrinde Bâzı Câhil Din Adamlarının Hânefî Mezhebinin Kurucusu Ebû Hânîfe’ye ve Talebelerine Dil Uzatanlara Şiddetle Karşı Koyardı. Böyle Düşüncelere Kapılan Bir Talebesine Şöyle Nasihât Etti; Ey Kardeşim! Îmâm-ı A’zam Ebû Hânîfe’ye ve Onun Mezhebini Taklit Eden Fıkh Âlimlerine Dil Uzatmaktan Kendini Koru! Câhillerin Sözlerine ve Yazılarına Aldanma! O Yüce Îmâmın Ahvâlini, Zühdünü, Verâsını ve Din İşlerindeki İhtiyâtını ve Titizliğini Bilmeyen, Dinde Değişiklik Yapanlara Uyarak, Onun Delilleri Zayıftır Dersen, Kıyâmette Onlar Gibi Felâkete Sürüklenirsin. Sen de Benim Gibi, Hânefî Mezhebinin Delillerini İncelersen, Dört Mezhebin de Sahîh Olduğunu Anlarsın! Mezheplerin Doğru Olduğunu, Öğle Güneşi Görür Gibi, Açık Olarak Anlamak İstersen, Ehlullah Yoluna Sarıl! Tasavvuf Yolunda İlerleyerek, İlminin ve Amelinin İhlâslı Olmasını Başar O Zaman, İslâmiyet Bilgilerinin Kaynağını Görürsün. Dört Mezhebin de, Bu Kaynaktan Alıp Yaydıklarını, Bu Mezheplerin Hiçbirinde, İslâmiyet Dışında Hiçbir Hüküm Bulunmadığını Anlarsın. Mezhep Îmâmlarına ve Onları Taklit Eden Âlimlere Karşı Edepli, Terbiyeli Davrananlara Müjdeler Olsun! Allahû Teâlâ, Onları Kullarına Saâdet Yolunu Göstermek İçin Rehber, Îmâm Eyledi. Onlar İnsanlara, Allahû Teâlâ’nın Büyük İhsânıdır. Cennete Giden Yolun Öncüleridirler...
Abdülvehhâb-ı Şa’rânî Hazretleri Üç Yüzden Fazla Eser Yazmıştır. Bunların En Kıymetlisi, Dört Mezhebin Fıkh İlmini Bir Araya Topladığı Mizân-ül-Kübrâ İsimli Eseridir. Diğer Eserlerinden Bâzıları Şunlardır:
1. Envâr-ül-Merdiyye,
2. Tabakât-ül-Kübrâ (Eserde Asr-ı Saâdetten Zamanına Kadar Dört Yüzden Fazla Büyük Âlim ve Velînin Hâllerini Kerâmetlerini Sözlerini Bildiren Kıymetli Bir Kitaptır),
3. Ecvibet-ül-Merdiyye,
4. Ahlâk-uz-Zekiyye ve’l-Ulûm-ül-Ledünniyye,
5. İrşâd-ül-Muğfelîn,
6. Bahr-ul-Mevrûd,
7. Feth-ül-Mubîn,
8. Ferâid-ül-Kalâid,
9. Sirâc-ül-Münir,
10. Meşârık-ül-Envâr-il-Kudsiyye.
[Rûhu’l-Beyân Tefsîrinin Hadîs-i Şerifleri, Cilt: 2.]

