Dr Leland Townsend
- 6 Eyl 2017
- 16,496 Mesaj
Aktiflik
Seviye
Deneyim
Tevhid, Lâ ilâhe illallah cümlesi ile ifade edilen, Allah'tan başka tanrıları reddedip tanrı olarak yalnızca onu kabul etmek anlamına gelİR. İslam'a girişin anahtarıdır. : "Kim tağutu inkâr edip de Allah'a iman ederse, şüphesiz kopmayan sağlam bir kulpa yapışmıştır." (Bakara 256)
Tevhid Allah'ın varlığına, birliğine, tüm yetkin niteliklerin kendisinde toplandığına, eşi ve benzeri bulunmadığına inanmaktır. Bu inancı açıklayan Lâ İlâhe İllallah cümlesine kelime-i tevhid denir ve sık sık tekrarlanır. Tevhide inanan kişi mümin ve muvahhit adını alır.
Ulûhiyetin başkaları için reddedilmesi, tanrılığı sadece ortağı olmayan Allah'a ait kılmayı ve onun yanında ikinci bir tanrı edinmemeyi gerektirir: "Allah'a ibadet edin ve ona hiçbir şeyi ortak koşmayın..." (Nisa: 4/36) "... Biz her ümmete, yalnız Allah'a kulluk etmeleri ve tağuttan da sakınmaları için Resul gönderdik." (Nahl: 16/36) "Kim La İlahe İllallah der ve Allah'tan başka tapınılanları (ibadet edilenleri) reddederse malı ve kanı haram olur..." [2] Bütün resullerin kavimlerini davet ettikleri söz şudur: "...Ey kavmim! Allah'a kulluk edin. Sizin ondan başka tanrınız yoktur..." (A'raf: 7/59)
Tağutu reddetmek, Allah’ın emir ve yasağına ters düşen hevayı ve şeytanı reddetmektir. "Lâ ilâhe illallah"ın gereği olarak kişi ibadette Allah'ı birlediğini, Allah'tan başkalarına, putlara, kabirlere, evliyalara ve salihlere ibadet etmenin batıl olduğunu ilan eder. Allah'a yaklaşmak için ölülere kurban kesen, türbelerden yardım isteyen, kabirlerin etrafını tavaf eden ve adak adayanlar, Allah'ın yaratıcı ve her şeyin sahibi olduğuna inansalar bile, Arap paganlar gibi Allah'a ortak koşmuş olurlar. Mekke paganları, kabirlere ve putlara tapmadıklarını söylüyor fakat uygulamada aksini yapıyorlardı. Onlar yaratıcı ve rızık verici olduğuna inanmadıkları halde, sırf kendilerini Allah’a daha çok yaklaştırsınlar diye salih olduğuna inandıkları bazı kişilere ibadet ediyorlardı.
Tevhid ibadet, muamelat ve bütün meselelerde Allah'ın hükümlerini kabul edip beşeri kanunları reddetmek, insan ve cin şeytanlarının revaca çıkardığı bütün hurafeleri ve bidatleri ortadan kaldırmak bu kelimenin ameli gereklerindendir.
"Kim Allah'ın indirdiği hükümlerle hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir." Maide Sûresi, 44.
Dinde haram olmayanı haram, farz olmayanı farz ilan etmek de tevhid açısından sakıncalı bulunur ve şirkle eşdeğer tutulur: "...Onlar Allah'ı bırakıp hahamlarını, rahiplerini ve Meryemoğlu Mesih'i Rabler edindiler." (Tevbe: 9/31) Nebi bu ayeti okudu. Bunun üzerine Adiyy b. Hatem dedi ki: "Muhakkak onlar, onlara ibadet etmiyorlar ki.'' Resulullah: "Onlar Allah'ın helal kıldığı bir şeyi haram, haram kıldığı bir şeyi helal kıldıkları zaman onlara itaat etmiyorlar mı?" dedi. Adiyy b. Hatim: "Evet" deyince, Resulullah: "İşte böylece onlara ibadet ediyorlar." buyurdu. [3][4]
Tevhid bir başka açıdan Allah'ın isim ve sıfatları konusunda şirki reddetmektir. Araf suresi 180. ayetinde "En güzel isimler (esmaül hüsna) Allah'ındır" denir. Antropomorfizm veya onu mahlûkata benzetmek teolojik olarak reddedilen bir davranıştır; Allah'ın kemal sıfatlara sahip olduğuna ve bütün noksan sıfatlardan ve mahlukata benzemekten uzak olduğuna mutlaka inanmak gerekir." Hamd, ezelde ve ebedde celal ve kemal sıfatlara sahip olana aittir. Çünkü hamde layık olan sadece odur."
1-RUBUBİYYETİN TEVHİDİ
Herşeyin tek Rabbinin ve mutlak sahibinin Allah olduğuna, ortağının bulunmadığına, tek yaratıcının O olduğuna, bütün kâinatı çekip çeviren, işlerini idare eden, onda tasarruf edenin O olduğuna, kulları yaratıp onları rızıklandıran, hayat veren ve canlarını alanın O olduğuna kesin olarak inanmak, Allah’ın kaza ve kaderine, zatında vahdaniyetine yani bir ve tek olduğuna inanmaktır. Bunun özü, fiilleriyle Allah’ı tevhid etmek yani birlemektir.
Yüce Allah’ın Rububiyetine iman etmenin gereğine dair şeri deliller pek çoktur.Yüce Allah’ın şu buyruklarında olduğu gibi:
”Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun”(Fatiha 1)
”Dikkat edin, yaratmak da, emretmek de yalnız O’nun dur.Alemlerin Rabbi olan Allah’ın şanı yücedir.”(Araf 54)
”Yerde ne varsa hepsini sizin için yaratan…. O’dur”(Bakara 29)
”Çünkü şüphesiz ki Allah’tır hem rızkı veren, hem pek çetin kudret ve kuvvet sahibi olan.”(Zariyat 58)
2-ULUHİYYETİN TEVHİDİ
Kulların fiilleriyle, yüce Allah’ı bir ve tek olarak tanımalarıdır. Buna ibadet tevhidi adı da verilir. Bu anlam itibariyle kesin olarak şu hususlara inanmayı ihtiva eder.
Hak ilah kendisinden başka hiçbir ilah bulunmayan O’dur. O’nun dışındaki bütün mabudlar batıldır. Yalnızca yüce Allah’a ibadet edilmeli, O’na boyun eğilmeli, mutlak olarak sadece O’na itaat olunmalıdır.
Kim olursa olsun, kimse O’na ortak koşmamalıdır. Namaz, oruç, zekat, hac, dua, istiane (yardım dilemek), adak, zebh (eti yenir hayvan kesmek), sevgi ve buna benzer zahir ve batın (açık ve gizli) ibadet türlerinden hiç bir şeyin O’ndan başkası için yapılmamasıdır.
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
”Yalnız sana ibadet eder, yalnız senden yardım dileriz.”(Fatiha 5)
”Kim buna dair bir delili bulunmaksızın, Allah ile birlikte başka bir ilaha ibadet ederse, onun hesabı ancak Rabbinin katındadır. Kâfirler -hiç şüphesiz- kurtuluşa eremezler.”(Mü’minun 117)
Uluhiyetin tevhidi, bütün rasullerin kendisine çağırdıkları bir husustur. Önceki ümmetleri helak yoluna götüren bu tevhidin inkarıdır.
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
”Senden önce gönderdiğimiz herbir peygambere mutlaka şunu vahyettik: Benden başka ilah yoktur, o halde yalnız bana ibadet edin.”(Enbiya 25)
Rububiyetin tevhidi, ulûhiyetin tevhdini gerektirir. Müşrikler bir tek ilaha ibadet etmiyorlardı. Onlar birden çok (ilah yerine koydukları) putlara ibadet ediyorlar ve bunların, kendilerini yüce Allah’a yakınlaştırdığını ileri sürüyorlardı. Bununla birlikte bu uydurma ilahların fayda ve zarar vermediklerini biliyorlardı.
İşte bundan dolayı yüce Allah rububiyetin tevhidini kabul etmelerine rağmen onları mü’min olarak değerlendirmemiş aksine ortak koşmaları dolayısıyla onları kâfir olarak değerlendirmiştir.
İşte bu noktada Selef-i Salihin yani Ehli sünnet vel-cemaatin inancı, ulûhiyet hususunda diğerlerinden ayrılmaktır. Bazılarının kasdettiği gibi tevhidin anlamı onlara göre yalnızca Allah’tan başka hiçbir ilah olmamasından ibaret değildir.Onlara göre bu inanç şu iki esasın varlığı ile gerçekleşir:
a) Bütün ibadet çeşitlerinin yalnızca yüce Allah’a yapılması, yaratılmış hiçbir varlığa yaratıcının hak ve özelliklerinden hiçbirisinin verilmemesi. Buna göre; Allah’tan başkasına ibadet edilemez, Allah’tan başkasına adakta bulunamaz, tevekkül edilemez.
”De ki; Şüphesiz benim namazım, ibadetim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah içindir. O’nun hiçbir ortağı yoktur. Ben bununla emrolundum ve ben Müslümanların ilkiyim.”(Enam 162)
b) İbadet, yüce Allah’ın ve Resulunun emrettiğine uygun olmalıdır.
3-İSİM VE SIFATLARIN TEVHİDİ
Bu, en güzel isimlerin ve yüce sıfatların yüce Allah’a ait olduğuna kesin olarak inanmak demektir. O bütün kemal sıfatlarına sahib ve bütün eksik sıfatlardan münezzehtir. O bu özelliği ile bütün varlıklardan ayrı ve eşsizdir.
Ehli Sünnet vel-cemaat’e göre: Şanı yüce olan Allah’ın,
kendisinden önce hiçbir şeyin olmadığı ilk,
kendisinden sonra hiç bir şeyin olmadığı ahir,
kendisinden üstün hiçbir şeyin zahir,
kendisinden öte hiçbir şeyin olmadığı batın’dır…
”O hem ilktir, hem ahirdir, hem zahirdir, hem batındır. O her şeyi en iyi bilendir.”(Hadid 3)
Yine Ehli sünnet vel-cemaat yani en temiz inanca göre; Allah’ın zatı diğer zatlara, varlıklara benzemez. Şanı yüce olan Allah’a benzer, denk olabilecek hiçbir varlık yoktur. O, yrattığı varlıklar ile kıyas edilemez.
Hafız İmam Nuaym b. Hammad el-Huzai şöyle demiştir:
”Allah’ı, yarattıklarına benzeten kafir olur. Allah’ın kendi zatını, kendisi ile nitelendirdiği şeyleri inkar eden de kafir olur. Yüce Allah’ın kendi zatını kendisi ile vasfettiği şey de, Resulünün nitelendirdiği şey de asla teşbih değildir.”
Zümer / 29. Allah, çekişip duran birçok ortakların sahip olduğu bir adam (köle) ile yalnız bir kişiye bağlı olan bir adamı misal olarak verir. Bu ikisi eşit midir? Hamd Allah’a mahsustur. Fakat onların çoğu bilmezler.
En’âm / 161. De ki: Şüphesiz Rabbim beni doğru yola, dosdoğru dine, Allah’ı birleyen İbrahim’in dinine iletti. O, ortak koşanlardan değildi.
Yunus / 1O5. “Ve (bana) hanîf (Allah’ın birliğini tanıyıcı) olarak yüzünü dine çevir; sakın müşriklerden olma, diye (emredildi).”
Yunus / 32. İşte O, sizin gerçek Rabbiniz olan Allah’tır. Artık haktan (ayrıldıktan) sonra sapıklıktan başka ne kalır? O halde nasıl (sapıklığa) döndürülüyorsunuz?
Hacc / 31. Kendisine ortak koşmaksızın Allah’ın hanifleri (O’nun birliğini tanıyan müminler olun). Kim Allah’a ortak koşarsa sanki o, gökten düşüp parçalanmış da kendisini kuşlar kapmış, yahut rüzgâr onu uzak bir yere sürüklemiş (bir nesne) gibidir.
Fussilet / 6. De ki: Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Bana ilâhınızın bir tek İlâh olduğu vahy olunuyor. Artık O’na yönelin, O’ndan mağfiret dileyin. Ortak koşanların vay haline!
Zuhruf / 45. Senden önce gönderdiğimiz elçilerimize (ümmetlerine) sor! Rahmân’dan başka tapılacak tanrılar (edinin diye) emretmiş miyiz?
Şûra / 15. İşte onun için sen (tevhide) dâvet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Onların heveslerine uyma ve de ki: Ben Allah’ın indirdiği Kitab’a inandım ve aranızda adaleti gerçekleştirmekle emrolundum. Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim işlediklerimiz bize, sizin işledikleriniz de sizedir. Aramızda tartışılabilecek bir konu yoktur. Allah hepimizi bir araya toplar, dönüş de O’nadır.
HADİS-İ ŞERİFLERDEN
* Ebû Hüreyre radiya’llâhu anh’den: Şöyle demiştir: (Bir kere) “Yâ Resûlâ’llâh, Kıyâmet gününde Sen’in şefâatin en ziyâde kime râyegân olacak?” diye sordum. Buyurdu ki: “Yâ Ebâ Hüreyre, hadîs (bellemek) için sende gördüğüm hırsa göre bu hadîsi senden evvel kimsenin bana sormayacağını (zâten) tahmîn ediyordum. Kıyâmet gününde halk içinde şefâatime en ziyâde mazhar olacak kimse kalbinden (yâhud içinden) hâlis olarak Lâ ilâhe illâ’llâh diyendir.”
* Ebû Hüreyre radiya’llâhu anh’den, Resûlullâh salla’llâhu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurdu, dediği rivâyet edilmiştir:
”Her doğan çocuk muhakkak İslâm fıtratı üzerine doğar. Sonra anasiyle babası onu yehûdî yâhud nâsrânî, yâhud mecûsî yaparlar. Nasıl ki, her hayvanın yavrusu tâmmü’l-a’zâ’ olarak doğar. Hiç o yavrunun burnunda, kulağında eksik, kesik bir şey görülür mü? Sonra Ebû Hüreyre radiya’llâhu anh: [Habîbim! Allâh’ın insanları hakkı idrâk ve kabûle müsâid yarattığı fıtrat-ı asliyyeyi -ki, fıtrat-ı İslâmiyyedir- rehber-i hareket ittihâziyle Allâh’ın yarattığı bu İslâm ve tevhid seciyyesini şirk ile tebdîl etmek muvâfık değildir. Bu İslâm ve tevhid dîni, en doğru bir dindir] meâlindeki nazm-ı şerîfi okumuştur.
* Müseyyeb İbn-i Hazn radiya’llâhu anhümâ’dan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Ebû Tâlib’e ölüm (alâmetleri) geldiği sırada ona, Resûlullâh salla’llâhu aleyhi ve sellem geldi. Ve amcasının yanında Ebû Cehl İbn-i Hişâm ile Abdullâh İbn-i Ebî Ümeyye’yi buldu. Resûlullâh salla’llâhu aleyhi ve sellem Ebû Tâlib’e: – “Ey ammi! (Lâ ilâhe illâ’llâh) de, nezd-i Bârî’de kendisiyle sana şehâdet ve şefâat edebileceğim (bu mübârek) kelimeyi söyle!” buyurdu. Ebû Cehl ve Abdullâh İbn-i Ebî Ümeyye: – Ey Ebû Tâlib! Abdülmuttalib milletinden yüz mü çevireceksin? diye men’ ettiler. Resûl-i Ekrem amucasına bu kelime-i tevhîdi arza devâm ediyordu. Bu ikisi de mütemâdiyen o sözlerini tekrar eyliyorlardı. Nihâyet Ebû Tâlib bunlara söylediği son söz olarak: – “O, (yâni ben) Abdülmuttalib milleti üzredir” dedi, ve “Lâ ilâhe illâ’llâh” demekten çekindi. Resûlullâh salla’llâhu aleyhi ve sellem: – “İyi bil amcacığım! Yemîn ederim ki ben, hakkında mağfiret dilemekten nehy olunmadıkça herhalde Allâhu Teâlâ’dan senin için af ve mağfiret dilerim!” dedi. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak: (âyet-i kerîmesini) inzâl buyurdu.
* Alî radiya’llâhu anh’in şöyle dediği rivâyet edilmiştir: (Biz bir kere) Bakî-i Garkad (kabristanında) bir cenâzede bulunduk. Nebî salla’llâhu aleyhi ve sellem de yanımıza gelip oturdu, biz de etrâfına oturduk. Resûl-i Ekrem’in elinde bir asâ vardı. O hazret başını eğdi. Asâsiyle yere vurmağa başladı. Sonra buyurdu ki:
– Sizden hiçbir kimse ve nüfûsu mahlûkadan hiçbir nefis yoktur ki, onun (Allâhu Teâlâ tarafından) Cennet’teki ve Cehennem’deki yeri takdîr ve ta’yîn edilmemiş olsun! Onun şakî ve saîd olduğu tesbit olunmamış bulunsun! Bunun üzerine Ashâb-ı Kirâm’dan birisi dedi ki:
– Öyle ise yâ Resûla’llâh! Ameli ve ibâdeti bırakıp Cenâb-ı Hakk’ın takdîrine i’timâd edemez miyiz? Bizden, saâdet ehli (olması mukadder) olan her kişiyi kazâ-yı ilâhî, ehl-i saâdetin (hayır) ameline sevkeder, (kişi Cennet’e nâil olur). Yine bizden ehl-i şakâvetten (olması mukadder) olan her kişiyi de kazâ-yı İlâhî, ehl-i şakâvetin (şer) ameline sevkeder, (bu da Cehennem’e girer). Resûl-i Ekrem salla’llâhu aleyhi ve sellem cevâben:
– Saâdet ehline, saâdet sâhiblerinin (hayır) ameli (sevdirilerek) îfâsı kolaylaştırılır. Ehl-i şakâvete de eşkıyâ zümresinin (şer) işleri (sevdirilerek) îfâsı teshîl edilir, buyurdu. Sonra Resûlullâh salla’llâhu aleyhi ve sellem şu mealdeki âyet-i kerîmeyi okudu:
– O kimse ki Allah hakkını verir, Allah’tan korkar, güzel kelimeyi, (Lâ ilâhe illâ’llâh) Kelime-i Tevhîd’ini tasdîk eder, muhakkak biz o kimseye hayra karşı yüsrü mûcib bir haslet müyesser kılarız. O kimse ki, hakku’llâh’a buhl edip inâyet-i ilâhiyyeden istiğnâ ve güzel kelimeyi tekzîb eder, ona da hayra karşı usrü şiddet-i mûcib bir haslet müyesser kılarız.
* Ebû Eyyûb (Hâlid İbn-i Zeyd-i Ensârî) radiya’llâhu anh’den şöyle rivâyet edilmiştir: Bir kimse Nebî salla’llâhu aleyhi ve sellem’e: Yâ Resûla’llâh! (Kendisi ile amel edince) beni Cennet’e koyacak mûteber bir ibâdet haber verseniz, diye bir niyaz ve temennîde bulunmuştu. Mecliste bulunanlardan birisi:
– Buna ne oluyor ki, ne dileği var ki? diye istifsâr etmesi üzerine Nebî salla’llâhu aleyhi ve sellem:
– Bu bir gûnâ hâcet sâhibidir, nesi olacak, buyurup sâile karşı:
– Allâh’ı tevhîd edersin ve Allâh’a ibâdette hiç bir şeyi şerik kılmazsın, namaz kılar, zekât verir, sıla-i rahm edersin, diye cevab verdi.
Tevhid Allah'ın varlığına, birliğine, tüm yetkin niteliklerin kendisinde toplandığına, eşi ve benzeri bulunmadığına inanmaktır. Bu inancı açıklayan Lâ İlâhe İllallah cümlesine kelime-i tevhid denir ve sık sık tekrarlanır. Tevhide inanan kişi mümin ve muvahhit adını alır.
Ulûhiyetin başkaları için reddedilmesi, tanrılığı sadece ortağı olmayan Allah'a ait kılmayı ve onun yanında ikinci bir tanrı edinmemeyi gerektirir: "Allah'a ibadet edin ve ona hiçbir şeyi ortak koşmayın..." (Nisa: 4/36) "... Biz her ümmete, yalnız Allah'a kulluk etmeleri ve tağuttan da sakınmaları için Resul gönderdik." (Nahl: 16/36) "Kim La İlahe İllallah der ve Allah'tan başka tapınılanları (ibadet edilenleri) reddederse malı ve kanı haram olur..." [2] Bütün resullerin kavimlerini davet ettikleri söz şudur: "...Ey kavmim! Allah'a kulluk edin. Sizin ondan başka tanrınız yoktur..." (A'raf: 7/59)
Tağutu reddetmek, Allah’ın emir ve yasağına ters düşen hevayı ve şeytanı reddetmektir. "Lâ ilâhe illallah"ın gereği olarak kişi ibadette Allah'ı birlediğini, Allah'tan başkalarına, putlara, kabirlere, evliyalara ve salihlere ibadet etmenin batıl olduğunu ilan eder. Allah'a yaklaşmak için ölülere kurban kesen, türbelerden yardım isteyen, kabirlerin etrafını tavaf eden ve adak adayanlar, Allah'ın yaratıcı ve her şeyin sahibi olduğuna inansalar bile, Arap paganlar gibi Allah'a ortak koşmuş olurlar. Mekke paganları, kabirlere ve putlara tapmadıklarını söylüyor fakat uygulamada aksini yapıyorlardı. Onlar yaratıcı ve rızık verici olduğuna inanmadıkları halde, sırf kendilerini Allah’a daha çok yaklaştırsınlar diye salih olduğuna inandıkları bazı kişilere ibadet ediyorlardı.
Tevhid ibadet, muamelat ve bütün meselelerde Allah'ın hükümlerini kabul edip beşeri kanunları reddetmek, insan ve cin şeytanlarının revaca çıkardığı bütün hurafeleri ve bidatleri ortadan kaldırmak bu kelimenin ameli gereklerindendir.
"Kim Allah'ın indirdiği hükümlerle hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir." Maide Sûresi, 44.
Dinde haram olmayanı haram, farz olmayanı farz ilan etmek de tevhid açısından sakıncalı bulunur ve şirkle eşdeğer tutulur: "...Onlar Allah'ı bırakıp hahamlarını, rahiplerini ve Meryemoğlu Mesih'i Rabler edindiler." (Tevbe: 9/31) Nebi bu ayeti okudu. Bunun üzerine Adiyy b. Hatem dedi ki: "Muhakkak onlar, onlara ibadet etmiyorlar ki.'' Resulullah: "Onlar Allah'ın helal kıldığı bir şeyi haram, haram kıldığı bir şeyi helal kıldıkları zaman onlara itaat etmiyorlar mı?" dedi. Adiyy b. Hatim: "Evet" deyince, Resulullah: "İşte böylece onlara ibadet ediyorlar." buyurdu. [3][4]
Tevhid bir başka açıdan Allah'ın isim ve sıfatları konusunda şirki reddetmektir. Araf suresi 180. ayetinde "En güzel isimler (esmaül hüsna) Allah'ındır" denir. Antropomorfizm veya onu mahlûkata benzetmek teolojik olarak reddedilen bir davranıştır; Allah'ın kemal sıfatlara sahip olduğuna ve bütün noksan sıfatlardan ve mahlukata benzemekten uzak olduğuna mutlaka inanmak gerekir." Hamd, ezelde ve ebedde celal ve kemal sıfatlara sahip olana aittir. Çünkü hamde layık olan sadece odur."
1-RUBUBİYYETİN TEVHİDİ
Herşeyin tek Rabbinin ve mutlak sahibinin Allah olduğuna, ortağının bulunmadığına, tek yaratıcının O olduğuna, bütün kâinatı çekip çeviren, işlerini idare eden, onda tasarruf edenin O olduğuna, kulları yaratıp onları rızıklandıran, hayat veren ve canlarını alanın O olduğuna kesin olarak inanmak, Allah’ın kaza ve kaderine, zatında vahdaniyetine yani bir ve tek olduğuna inanmaktır. Bunun özü, fiilleriyle Allah’ı tevhid etmek yani birlemektir.
Yüce Allah’ın Rububiyetine iman etmenin gereğine dair şeri deliller pek çoktur.Yüce Allah’ın şu buyruklarında olduğu gibi:
”Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun”(Fatiha 1)
”Dikkat edin, yaratmak da, emretmek de yalnız O’nun dur.Alemlerin Rabbi olan Allah’ın şanı yücedir.”(Araf 54)
”Yerde ne varsa hepsini sizin için yaratan…. O’dur”(Bakara 29)
”Çünkü şüphesiz ki Allah’tır hem rızkı veren, hem pek çetin kudret ve kuvvet sahibi olan.”(Zariyat 58)
2-ULUHİYYETİN TEVHİDİ
Kulların fiilleriyle, yüce Allah’ı bir ve tek olarak tanımalarıdır. Buna ibadet tevhidi adı da verilir. Bu anlam itibariyle kesin olarak şu hususlara inanmayı ihtiva eder.
Hak ilah kendisinden başka hiçbir ilah bulunmayan O’dur. O’nun dışındaki bütün mabudlar batıldır. Yalnızca yüce Allah’a ibadet edilmeli, O’na boyun eğilmeli, mutlak olarak sadece O’na itaat olunmalıdır.
Kim olursa olsun, kimse O’na ortak koşmamalıdır. Namaz, oruç, zekat, hac, dua, istiane (yardım dilemek), adak, zebh (eti yenir hayvan kesmek), sevgi ve buna benzer zahir ve batın (açık ve gizli) ibadet türlerinden hiç bir şeyin O’ndan başkası için yapılmamasıdır.
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
”Yalnız sana ibadet eder, yalnız senden yardım dileriz.”(Fatiha 5)
”Kim buna dair bir delili bulunmaksızın, Allah ile birlikte başka bir ilaha ibadet ederse, onun hesabı ancak Rabbinin katındadır. Kâfirler -hiç şüphesiz- kurtuluşa eremezler.”(Mü’minun 117)
Uluhiyetin tevhidi, bütün rasullerin kendisine çağırdıkları bir husustur. Önceki ümmetleri helak yoluna götüren bu tevhidin inkarıdır.
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
”Senden önce gönderdiğimiz herbir peygambere mutlaka şunu vahyettik: Benden başka ilah yoktur, o halde yalnız bana ibadet edin.”(Enbiya 25)
Rububiyetin tevhidi, ulûhiyetin tevhdini gerektirir. Müşrikler bir tek ilaha ibadet etmiyorlardı. Onlar birden çok (ilah yerine koydukları) putlara ibadet ediyorlar ve bunların, kendilerini yüce Allah’a yakınlaştırdığını ileri sürüyorlardı. Bununla birlikte bu uydurma ilahların fayda ve zarar vermediklerini biliyorlardı.
İşte bundan dolayı yüce Allah rububiyetin tevhidini kabul etmelerine rağmen onları mü’min olarak değerlendirmemiş aksine ortak koşmaları dolayısıyla onları kâfir olarak değerlendirmiştir.
İşte bu noktada Selef-i Salihin yani Ehli sünnet vel-cemaatin inancı, ulûhiyet hususunda diğerlerinden ayrılmaktır. Bazılarının kasdettiği gibi tevhidin anlamı onlara göre yalnızca Allah’tan başka hiçbir ilah olmamasından ibaret değildir.Onlara göre bu inanç şu iki esasın varlığı ile gerçekleşir:
a) Bütün ibadet çeşitlerinin yalnızca yüce Allah’a yapılması, yaratılmış hiçbir varlığa yaratıcının hak ve özelliklerinden hiçbirisinin verilmemesi. Buna göre; Allah’tan başkasına ibadet edilemez, Allah’tan başkasına adakta bulunamaz, tevekkül edilemez.
”De ki; Şüphesiz benim namazım, ibadetim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan Allah içindir. O’nun hiçbir ortağı yoktur. Ben bununla emrolundum ve ben Müslümanların ilkiyim.”(Enam 162)
b) İbadet, yüce Allah’ın ve Resulunun emrettiğine uygun olmalıdır.
3-İSİM VE SIFATLARIN TEVHİDİ
Bu, en güzel isimlerin ve yüce sıfatların yüce Allah’a ait olduğuna kesin olarak inanmak demektir. O bütün kemal sıfatlarına sahib ve bütün eksik sıfatlardan münezzehtir. O bu özelliği ile bütün varlıklardan ayrı ve eşsizdir.
Ehli Sünnet vel-cemaat’e göre: Şanı yüce olan Allah’ın,
kendisinden önce hiçbir şeyin olmadığı ilk,
kendisinden sonra hiç bir şeyin olmadığı ahir,
kendisinden üstün hiçbir şeyin zahir,
kendisinden öte hiçbir şeyin olmadığı batın’dır…
”O hem ilktir, hem ahirdir, hem zahirdir, hem batındır. O her şeyi en iyi bilendir.”(Hadid 3)
Yine Ehli sünnet vel-cemaat yani en temiz inanca göre; Allah’ın zatı diğer zatlara, varlıklara benzemez. Şanı yüce olan Allah’a benzer, denk olabilecek hiçbir varlık yoktur. O, yrattığı varlıklar ile kıyas edilemez.
Hafız İmam Nuaym b. Hammad el-Huzai şöyle demiştir:
”Allah’ı, yarattıklarına benzeten kafir olur. Allah’ın kendi zatını, kendisi ile nitelendirdiği şeyleri inkar eden de kafir olur. Yüce Allah’ın kendi zatını kendisi ile vasfettiği şey de, Resulünün nitelendirdiği şey de asla teşbih değildir.”
Zümer / 29. Allah, çekişip duran birçok ortakların sahip olduğu bir adam (köle) ile yalnız bir kişiye bağlı olan bir adamı misal olarak verir. Bu ikisi eşit midir? Hamd Allah’a mahsustur. Fakat onların çoğu bilmezler.
En’âm / 161. De ki: Şüphesiz Rabbim beni doğru yola, dosdoğru dine, Allah’ı birleyen İbrahim’in dinine iletti. O, ortak koşanlardan değildi.
Yunus / 1O5. “Ve (bana) hanîf (Allah’ın birliğini tanıyıcı) olarak yüzünü dine çevir; sakın müşriklerden olma, diye (emredildi).”
Yunus / 32. İşte O, sizin gerçek Rabbiniz olan Allah’tır. Artık haktan (ayrıldıktan) sonra sapıklıktan başka ne kalır? O halde nasıl (sapıklığa) döndürülüyorsunuz?
Hacc / 31. Kendisine ortak koşmaksızın Allah’ın hanifleri (O’nun birliğini tanıyan müminler olun). Kim Allah’a ortak koşarsa sanki o, gökten düşüp parçalanmış da kendisini kuşlar kapmış, yahut rüzgâr onu uzak bir yere sürüklemiş (bir nesne) gibidir.
Fussilet / 6. De ki: Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Bana ilâhınızın bir tek İlâh olduğu vahy olunuyor. Artık O’na yönelin, O’ndan mağfiret dileyin. Ortak koşanların vay haline!
Zuhruf / 45. Senden önce gönderdiğimiz elçilerimize (ümmetlerine) sor! Rahmân’dan başka tapılacak tanrılar (edinin diye) emretmiş miyiz?
Şûra / 15. İşte onun için sen (tevhide) dâvet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Onların heveslerine uyma ve de ki: Ben Allah’ın indirdiği Kitab’a inandım ve aranızda adaleti gerçekleştirmekle emrolundum. Allah bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim işlediklerimiz bize, sizin işledikleriniz de sizedir. Aramızda tartışılabilecek bir konu yoktur. Allah hepimizi bir araya toplar, dönüş de O’nadır.
HADİS-İ ŞERİFLERDEN
* Ebû Hüreyre radiya’llâhu anh’den: Şöyle demiştir: (Bir kere) “Yâ Resûlâ’llâh, Kıyâmet gününde Sen’in şefâatin en ziyâde kime râyegân olacak?” diye sordum. Buyurdu ki: “Yâ Ebâ Hüreyre, hadîs (bellemek) için sende gördüğüm hırsa göre bu hadîsi senden evvel kimsenin bana sormayacağını (zâten) tahmîn ediyordum. Kıyâmet gününde halk içinde şefâatime en ziyâde mazhar olacak kimse kalbinden (yâhud içinden) hâlis olarak Lâ ilâhe illâ’llâh diyendir.”
* Ebû Hüreyre radiya’llâhu anh’den, Resûlullâh salla’llâhu aleyhi ve sellem’in şöyle buyurdu, dediği rivâyet edilmiştir:
”Her doğan çocuk muhakkak İslâm fıtratı üzerine doğar. Sonra anasiyle babası onu yehûdî yâhud nâsrânî, yâhud mecûsî yaparlar. Nasıl ki, her hayvanın yavrusu tâmmü’l-a’zâ’ olarak doğar. Hiç o yavrunun burnunda, kulağında eksik, kesik bir şey görülür mü? Sonra Ebû Hüreyre radiya’llâhu anh: [Habîbim! Allâh’ın insanları hakkı idrâk ve kabûle müsâid yarattığı fıtrat-ı asliyyeyi -ki, fıtrat-ı İslâmiyyedir- rehber-i hareket ittihâziyle Allâh’ın yarattığı bu İslâm ve tevhid seciyyesini şirk ile tebdîl etmek muvâfık değildir. Bu İslâm ve tevhid dîni, en doğru bir dindir] meâlindeki nazm-ı şerîfi okumuştur.
* Müseyyeb İbn-i Hazn radiya’llâhu anhümâ’dan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Ebû Tâlib’e ölüm (alâmetleri) geldiği sırada ona, Resûlullâh salla’llâhu aleyhi ve sellem geldi. Ve amcasının yanında Ebû Cehl İbn-i Hişâm ile Abdullâh İbn-i Ebî Ümeyye’yi buldu. Resûlullâh salla’llâhu aleyhi ve sellem Ebû Tâlib’e: – “Ey ammi! (Lâ ilâhe illâ’llâh) de, nezd-i Bârî’de kendisiyle sana şehâdet ve şefâat edebileceğim (bu mübârek) kelimeyi söyle!” buyurdu. Ebû Cehl ve Abdullâh İbn-i Ebî Ümeyye: – Ey Ebû Tâlib! Abdülmuttalib milletinden yüz mü çevireceksin? diye men’ ettiler. Resûl-i Ekrem amucasına bu kelime-i tevhîdi arza devâm ediyordu. Bu ikisi de mütemâdiyen o sözlerini tekrar eyliyorlardı. Nihâyet Ebû Tâlib bunlara söylediği son söz olarak: – “O, (yâni ben) Abdülmuttalib milleti üzredir” dedi, ve “Lâ ilâhe illâ’llâh” demekten çekindi. Resûlullâh salla’llâhu aleyhi ve sellem: – “İyi bil amcacığım! Yemîn ederim ki ben, hakkında mağfiret dilemekten nehy olunmadıkça herhalde Allâhu Teâlâ’dan senin için af ve mağfiret dilerim!” dedi. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak: (âyet-i kerîmesini) inzâl buyurdu.
* Alî radiya’llâhu anh’in şöyle dediği rivâyet edilmiştir: (Biz bir kere) Bakî-i Garkad (kabristanında) bir cenâzede bulunduk. Nebî salla’llâhu aleyhi ve sellem de yanımıza gelip oturdu, biz de etrâfına oturduk. Resûl-i Ekrem’in elinde bir asâ vardı. O hazret başını eğdi. Asâsiyle yere vurmağa başladı. Sonra buyurdu ki:
– Sizden hiçbir kimse ve nüfûsu mahlûkadan hiçbir nefis yoktur ki, onun (Allâhu Teâlâ tarafından) Cennet’teki ve Cehennem’deki yeri takdîr ve ta’yîn edilmemiş olsun! Onun şakî ve saîd olduğu tesbit olunmamış bulunsun! Bunun üzerine Ashâb-ı Kirâm’dan birisi dedi ki:
– Öyle ise yâ Resûla’llâh! Ameli ve ibâdeti bırakıp Cenâb-ı Hakk’ın takdîrine i’timâd edemez miyiz? Bizden, saâdet ehli (olması mukadder) olan her kişiyi kazâ-yı ilâhî, ehl-i saâdetin (hayır) ameline sevkeder, (kişi Cennet’e nâil olur). Yine bizden ehl-i şakâvetten (olması mukadder) olan her kişiyi de kazâ-yı İlâhî, ehl-i şakâvetin (şer) ameline sevkeder, (bu da Cehennem’e girer). Resûl-i Ekrem salla’llâhu aleyhi ve sellem cevâben:
– Saâdet ehline, saâdet sâhiblerinin (hayır) ameli (sevdirilerek) îfâsı kolaylaştırılır. Ehl-i şakâvete de eşkıyâ zümresinin (şer) işleri (sevdirilerek) îfâsı teshîl edilir, buyurdu. Sonra Resûlullâh salla’llâhu aleyhi ve sellem şu mealdeki âyet-i kerîmeyi okudu:
– O kimse ki Allah hakkını verir, Allah’tan korkar, güzel kelimeyi, (Lâ ilâhe illâ’llâh) Kelime-i Tevhîd’ini tasdîk eder, muhakkak biz o kimseye hayra karşı yüsrü mûcib bir haslet müyesser kılarız. O kimse ki, hakku’llâh’a buhl edip inâyet-i ilâhiyyeden istiğnâ ve güzel kelimeyi tekzîb eder, ona da hayra karşı usrü şiddet-i mûcib bir haslet müyesser kılarız.
* Ebû Eyyûb (Hâlid İbn-i Zeyd-i Ensârî) radiya’llâhu anh’den şöyle rivâyet edilmiştir: Bir kimse Nebî salla’llâhu aleyhi ve sellem’e: Yâ Resûla’llâh! (Kendisi ile amel edince) beni Cennet’e koyacak mûteber bir ibâdet haber verseniz, diye bir niyaz ve temennîde bulunmuştu. Mecliste bulunanlardan birisi:
– Buna ne oluyor ki, ne dileği var ki? diye istifsâr etmesi üzerine Nebî salla’llâhu aleyhi ve sellem:
– Bu bir gûnâ hâcet sâhibidir, nesi olacak, buyurup sâile karşı:
– Allâh’ı tevhîd edersin ve Allâh’a ibâdette hiç bir şeyi şerik kılmazsın, namaz kılar, zekât verir, sıla-i rahm edersin, diye cevab verdi.
