Dr Leland Townsend
- 6 Eyl 2017
- 16,497 Mesaj
Aktiflik
Seviye
Deneyim
Türkiye’de Çevre Politakaları
Kıyıların Korunması
Eski çağlarda; karalar ve tarım ülkesi günlerinde, deniz “korku verici korsanların efsanelere konu olan balıkçıların, deniz aşırı fetihlerin bölgesi” iken kıyılarda bugün yaşanan sorunlar gündemde değildi. Oysa, günümüzde kara ve suyun arasında bir geçiş şeridi durumunda olan kıyılar çok yönlü bir ekonomik kaynak olarak türlü baskılara hedef olmaktadır.38Toplumların yaşayış biçimlerindeki gelişmelere paralel olarak kıyılar, önce su ürünlerinden yararlanma ve ulaşım amacıyla kullanılırken, özellikle kentleşme ve sanayileşmenin artması ile dinlenme ve eğlence içinde çekici alanlar olmuştur. Giderek, sınırlı kıyı alanları üzerinde farklı kullanışlar arasındaki yarış, spekülatif eylemleri de körükleyerek; bazı kıyıların, sanayi atıkları ve arsa spekülasyonunun yönlendirdiği düzensiz kentsel gelişmelerle yaşanamaz hale gelmesine neden olmuştur.
Türkiye, toplam 8333 km’lik deniz kıyısı uzunluğu ile (adalar dahil) Akdeniz deki en uzun kıyı şeridine sahiptir. Sayıları elliyi geçen göller ile 30 kadar büyükçe nehir de dikkate alınırsa, ülkemizde kıyı kullanışları açısından önemli bir potansiyelin olduğu açıktır.
Ancak, özellikle son 35-40 yıldır içinde yaşadığımız kentleşme ve sanayileşme sorunları ile birlikte, ulaşılabilirliğe paralel olarak turizm hareketlerinin artması, sosyo-ekonomik yapıdaki değişimler kıyılar üzerinde çeşitli talep ve baskıların olmasına neden olmuştur. Sonuçta, ülkenin diğer bölgelerinde yaşanılan sorunlar, konumları gereği kıyı bölgelerinde daha da yoğunlaşarak süre gelmiştir.
Kıyı kavramının tanımını yaparsak, en genel tanımı ile kıyı; deniz, göl, akarsu gibi her türlü doğal su kütlesini çevreleyen toprak şerididir. Bir başka değişle kıyı alanları; özde bir kara parçasıdır ancak suya gerek gösterirler. Yerbilimciler kıyıyı; bin yılların sonunda, dalgaların biriktirme, aşındırma etkileri ile oluşan jeomorfolojik öğelerin, şekillerin bulunduğu, yada dalgaların kara yönünde en çok erişebildiği düzeyde iken kapladığı alanlar olarak tarif etmişlerdir.
3621 sayılı Kıyı kanuna göre kıyı: deniz, tabii ve suni göl ve akarsularda kıyı çizgisinden sonraki kara yönünde su hareketlerinin oluşturduğu kumluk, çakıllık, kayalık, taşlık,sazlık,bataklık vb. alanların kıyı kenar çizgisine kadar oluşturduğu alandır.
Ancak, burada kıyı kavramında asıl vurgulanmak istenilen bu bölgelerin kaynak olma özelliğidir. Kıyılar, su ve kara yaşamlarının iç içeliğinin getirdiği, çeşit ve zenginliğin yaratığı doğal bir kaynak olarak farklı kullanışları çekmektedir. Kısaca, suyun, karanın, havanın birleştiği bir alan olarak kıyı alanları, bir yandan konut, dinlenme, turizm için en elverişli bir konum oluştururken, diğer yandan da sudan, denizden, kumsal vb. doğal oluşumlardan, güneş ışığından, temiz havadan ve doğal peyzajın yarattığı görünümden yararlanmak için olanak da tanımaktadırlar.
Sonuçta kıyı yasalarda getirildiği şekli ile ne basit bir çizgi, ne de değişken bir bant olarak değil, üzerinde farklı eylemlerin yer aldığı, ikinci ve üçüncü boyutta belirli derinliği ve ekolojik-doğal özellikleri olan bir alan olarak kabul edilmelidir.
Yeryüzünde mevcut kıyı alanlarının sınırlı oluşuna karşın çektiği işlevler nedeniyle, bu alanlar üzerinde sürekli bir baskı oluşmuştur ve izlenen yanlış politikalar-uygulamalar sonucunda, kıyılarda geri dönüşü giderek olanaksızlaşan kıyı sorunları ortaya çıkmıştır. Oysa, doğal ve ekonomik bir kaynak olarak bu alanların sonraki kuşakların kullanımına da sunulması bir görevdir.
Boğaziçinin Korunması
Boğaziçi Yasası İstanbul Boğazının iki yakasını ilgilendiren bir “özel imar yasası” niteliğindedir. Bir koruma yasası niteliğinde olan 2960 sayılı Boğaziçi Kanunu, İstanbul Boğazı alanının kültürel ve tarihsel değerlerini, doğal güzelliklerini, kamu yararını gözeterek, korumak ve geliştirmek ile bu alandaki nüfus yoğunluğunu artıracak yapılaşmayı sınırlandırmak amacıyla çıkarılmıştır.
Korunma, geliştirme ve yoğunluk artışını önleme genel amacına uygun olarak, yasa, Boğaziçi alanında, bu kanuna ve imar planı esaslarına göre yapı yapılabileceğini, bunlara aykırı olarak yapılan yapıların ise derhal yıktırılacağını hükme bağlıyor. Yasa, nüfus ve yapı yoğunluğunu artırıcı plan değişikliklerini de yasaklamıştır. Boğaziçi kıyı şeridi ile “öngörünüm” bölgesinde, ayırma ve birleştirme işlemleri ile konut yapmakta yasaklanmıştır. Boğaziçi alanında kıyının ancak kamu yararına kullanılacağını gösteren Boğaziçi Kanunu, bu bölgede turizm ve eğlenme amaçlı ayrılmış alanlara, ancak toplumun yararlanmasına ayrılmış yapı yapılabileceğini ve bunların, amaçları dışında kullanılamayacaklarını hükme bağlamıştır.
Boğaziçi Kanununun bir özelliği de, orman statüsüne alınacak yerlerden kamu kurum ve kuruluşlarına ait olanların bedelsiz olarak Hazineye devrinin, özel mülkiyette bulunanların ise, Orman Bakanlığınca kamulaştırılmasının öngörülmüş olmasıdır.
Kıyı kuşağında, kenar çizgisine bitişik parsellerin kıyı tarafında, Boğaziçi İmar Müdürlüğünün gerekli göreceği durumlarda, gezinti yeri yapmak amacıyla, yeterince toprağın kamulaştırılabilmesi, Kanunun önemli hükümleri arasındadır.
Çevre Kanunu
Çevre politikamızı belirleyen 2872 sayılı Çevre Kanunu, çevrenin korunması, iyileştirilmesi, kırsal ve kentsel topraklarla doğal kaynakların en uygun biçimde kullanılması ve korunması, ülkenin bitki ve hayvan varlığı ile tarihsel zenginliklerinin korunması ve su, toprak ve hava kirlenmesinin önlenmesi amacıyla çıkarılmıştır.
Kanun, çevre korunmasına, çevresel dengenin korunması havada, suda, toprakta kirliliğin ve bozulmaların önlenmesi ve bunların iyileştirilmesi için yapılan çalışmaların bütünü olarak, ekolojik dengeyi de insan ve eldeki canlıların varlık ve gelişmelerini sürdürebilmeleri için gerekli olan bütün biçiminde tanımlamaktadır.
Çevre Kanunu, her türlü atık ve artığın, çevreye zarar verecek şekilde alıcı ortama bırakılmasını, kırsal ve kentsel toprağın aşırı ve yanlış kullanılması yüzünden temel ekolojik dengenin bozulmasını, hayvan ve bitki türlerinin varlıklarının tehlikeye düşürülmesini ve doğal zenginliklerin bütünlüklerinin yok edilmesini yasaklamıştır. İlgililer için, kirlenmeyi durdurmak, kirlenmenin etkilerini gidermek yada azaltmak için önlem almak yükümlülüğü getirilmiştir. 443 sayılı K.H.K. ile çevre bakanlığı kurulmuştur.
Çevre Kanununda 3416 sayılı kanunla yapılan bir değişiklik ile ülke ve dünya ölçüsünde ekonomik önemi olan çevre kirlenmelerine ve bozulmalarına duyarlı alanları, doğal güzelliklerin gelecek kuşaklara ulaşmasını güvence altına almak üzere gerekli düzenlemeleri yapmak amacıyla “özel çevre koruma bölgesi” olarak ilan etmeye ve bu beldelerle ilgili koruma, kullanma ve planlama ilkelerini belirlemeye Bakanlar Kurulu yetkili kılınmıştır (madde 9) Kanunun verdiği yetkiye dayanarak Bakanlar Kurulu, 1988 yılında Köyceğiz, Fethiye, Göcek ve Gökova yörelerini “özel çevre koruma bölgesi” olarak ilan etmiştir.
Özel Çevre Koruma Bölgesi’nde yapılacak her türlü yapı ve tesis, Özel Çevre Koruma Kurul Başkanlığı’nın iznine bağlıdır. Bu amaçla, kat sınırlaması koyabilmekle, yapıların deniz cephesini en az işgal edecek büyüklükle kalmasını sağlayabilmekte, kanalizasyonun, atık ve artıkların çevreyi ve denizi kirletemeyecek biçimde yapılmasını denetleyebilmektedir. Mevcut nazım ve uygulama imar planlarına ve yasalara aykırı her türlü yapının yıktırılması yetkisi de, bu özel örgüte verilmiştir. Bir yandan, bu özel düzenleme ile, çevre değerlerinin güvence altına alınmasına çalışılırken, öte yandan da, kurulan sistemde turizmi özendirmek amacıyla gedikler açılmaktadır. Örneğin Bakanlar Kurulunun 89/14406 sayılı kararı ile, özel koruma bölgelerinde yatırım yapmalarına izin verilmeyenlere, turizm alanı yada turizm merkezi olarak ilan edilen yerlerle Hazineye ait yerlerde ve turizm alanları ve turizm merkezleri dışında kalan orman arazileri üzerinde, Başbakanlık, Tarım ve Turizm Bakanlıklarının uygun görmesi ile “Kamu Arazisinin Turizm Yatırımlarına Tahsisi Hakkındaki Yönetmelik”te öngörülen ilan koşulu aranmaksızın tahsis yapılmasına olanak sağlamaktadır.
2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarının Koruma Kanununa göre alınmış sit kararları saklı olmakla birlikte, Özel Çevre Koruma Kanununca hazırlanacak plan ve projelere göre gerektiğinde, sit alanları içinde bile, yeni yapılaşmalara ilişkin, yapı yüksekliğine taban alanı ve kat alanı katsayısı gibi değerlerde azalma yapılabilecek yada bu yapılanma koşulları tümüyle kaldırılabilecektir.
Kültür ve Doğa Varlıklarının Korunması
Ülkemiz,tarihsel değeri olan yapıtlar ve anıtlar yönünden zengin bir ülkedir. Ancak Türkiye’de kültür ve tabiat varlıklarının ciddi bir envanteri olmadığını görürüz. Kentlerin yenilenmesi, tarihi yerlerin yerleşime ve turizme açılması, tarihi eser kaçakçılığı, yeterince koruyamama gibi nedenlerle bu kaynaklar sürekli yok edilirken bazıları da özelliklerini kaybetmeye başlamışlardır.
1982 Anayasası’nın 63. Maddesinde, Devletin, tarih, kültür ve tabiat varlıklarının ve değerlerinin korunmasını sağlayacağı, bu amaçla destekleyeceği ve teşvik edici tedbirleri alacağı belirtilmiş ve konunun kanunla düzenlenmesini emretmiştir. Bu yetkiye dayanılarak Kültür ve Tabiat Varlıklarını korumaya yönelik bir dizi yasal düzenleme yapılmıştır. Asıl düzenleme 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu ile yapılmış olmakla birlikte, 2872 sayılı Çevre Kanunu ve 2873 sayılı Milli Parklar Kanunu ile de bazı düzenlemeler yapılmıştır.
2863 sayılı Kanun, korunması gerekli kültür ve tabiat varlıklarının tespitini Kültür Bakanlığınca yapılacağını, Koruma Kurulları kararı ile tescil edileceğini hükme bağlamıştır.
Yine bu kanun taşınır ve taşınmaz kültür ve tabiat varlıklarını “devlet malı” niteliğinde saymıştır.
Kanunun sit alanı olarak ilan edilen yerlerde taşınmaz malları bulunan kişiler için önemli sonuçlar doğuracak hükümler taşımaktadır. Şöyle ki bu yerlerin sit olarak ilanı, bir kez, oradaki imar planı uygulamasını durdurur. Plan yönünden “geçici bir statü” oluşturur. Koruma amaçlı bir imar planı yapılıncaya değin geçiş dönemi yapı yapma koşullarını, Kültür Bakanlığı’na bağlı olarak çalışan Koruma Kurulu belirler.
Milli Parklar
Milli park, doğa park, doğa anıtı ve doğa koruma alanlarının belirlenmesi ve bu alanların günümüz koşullarına göre düzenlenmesi için 1983 yılında 2873 sayılı Milli Parklar Kanunu çıkarılmıştır.
Milli Parkları belirleme yetkisi, Milli Savunma, Kültür, Turizm, Bayındırlık ve İskan Bakanlıklarının görüşü alındıktan sonra, Orman Bakanlığı’nın önerisi üzerine Bakanlar Kurulu’na bırakılmıştır. Orman alanına giren yerlerde, doğa parkı, doğa anıtı ve doğa koruma alanlarını belirlemeye Orman Bakanlığı yetkilidir. Orman sınırları dışında bu nitelikte yerler olursa, bunları belirleme yetkisi Bakanlar Kurulunundur.
Kanun, Milli Park sınırları içinde kalan gerçek ve tüzel kişilere ait taşınmaz mallar ile tesislerden, gelişme planının uygulanması amacıyla gerekli alanların, Orman Bakanlığınca kamulaştırılmasına olanak vermektedir. Bunun gibi, bu alanlardaki Hazineye ait yada devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan taşınmaz malların, Orman Bakanlığı’nın isteği üzerine Orman Bakanlığına tahsis edilmesine kanun olanak tanımıştır.
Turizm bölgelerinin dışında kalan Milli Parklarda kamu yararına ve plana uygun olma koşuluyla turistik amaçlı yapı ve tesis kurmak isteyen gerçek ve tüzel kişiler adına 49 yıl süreyle irtifak hakkı Orman Bakanlığı’nın izni ile kurulabilir.
Kıyıların Korunması
Eski çağlarda; karalar ve tarım ülkesi günlerinde, deniz “korku verici korsanların efsanelere konu olan balıkçıların, deniz aşırı fetihlerin bölgesi” iken kıyılarda bugün yaşanan sorunlar gündemde değildi. Oysa, günümüzde kara ve suyun arasında bir geçiş şeridi durumunda olan kıyılar çok yönlü bir ekonomik kaynak olarak türlü baskılara hedef olmaktadır.38Toplumların yaşayış biçimlerindeki gelişmelere paralel olarak kıyılar, önce su ürünlerinden yararlanma ve ulaşım amacıyla kullanılırken, özellikle kentleşme ve sanayileşmenin artması ile dinlenme ve eğlence içinde çekici alanlar olmuştur. Giderek, sınırlı kıyı alanları üzerinde farklı kullanışlar arasındaki yarış, spekülatif eylemleri de körükleyerek; bazı kıyıların, sanayi atıkları ve arsa spekülasyonunun yönlendirdiği düzensiz kentsel gelişmelerle yaşanamaz hale gelmesine neden olmuştur.
Türkiye, toplam 8333 km’lik deniz kıyısı uzunluğu ile (adalar dahil) Akdeniz deki en uzun kıyı şeridine sahiptir. Sayıları elliyi geçen göller ile 30 kadar büyükçe nehir de dikkate alınırsa, ülkemizde kıyı kullanışları açısından önemli bir potansiyelin olduğu açıktır.
Ancak, özellikle son 35-40 yıldır içinde yaşadığımız kentleşme ve sanayileşme sorunları ile birlikte, ulaşılabilirliğe paralel olarak turizm hareketlerinin artması, sosyo-ekonomik yapıdaki değişimler kıyılar üzerinde çeşitli talep ve baskıların olmasına neden olmuştur. Sonuçta, ülkenin diğer bölgelerinde yaşanılan sorunlar, konumları gereği kıyı bölgelerinde daha da yoğunlaşarak süre gelmiştir.
Kıyı kavramının tanımını yaparsak, en genel tanımı ile kıyı; deniz, göl, akarsu gibi her türlü doğal su kütlesini çevreleyen toprak şerididir. Bir başka değişle kıyı alanları; özde bir kara parçasıdır ancak suya gerek gösterirler. Yerbilimciler kıyıyı; bin yılların sonunda, dalgaların biriktirme, aşındırma etkileri ile oluşan jeomorfolojik öğelerin, şekillerin bulunduğu, yada dalgaların kara yönünde en çok erişebildiği düzeyde iken kapladığı alanlar olarak tarif etmişlerdir.
3621 sayılı Kıyı kanuna göre kıyı: deniz, tabii ve suni göl ve akarsularda kıyı çizgisinden sonraki kara yönünde su hareketlerinin oluşturduğu kumluk, çakıllık, kayalık, taşlık,sazlık,bataklık vb. alanların kıyı kenar çizgisine kadar oluşturduğu alandır.
Ancak, burada kıyı kavramında asıl vurgulanmak istenilen bu bölgelerin kaynak olma özelliğidir. Kıyılar, su ve kara yaşamlarının iç içeliğinin getirdiği, çeşit ve zenginliğin yaratığı doğal bir kaynak olarak farklı kullanışları çekmektedir. Kısaca, suyun, karanın, havanın birleştiği bir alan olarak kıyı alanları, bir yandan konut, dinlenme, turizm için en elverişli bir konum oluştururken, diğer yandan da sudan, denizden, kumsal vb. doğal oluşumlardan, güneş ışığından, temiz havadan ve doğal peyzajın yarattığı görünümden yararlanmak için olanak da tanımaktadırlar.
Sonuçta kıyı yasalarda getirildiği şekli ile ne basit bir çizgi, ne de değişken bir bant olarak değil, üzerinde farklı eylemlerin yer aldığı, ikinci ve üçüncü boyutta belirli derinliği ve ekolojik-doğal özellikleri olan bir alan olarak kabul edilmelidir.
Yeryüzünde mevcut kıyı alanlarının sınırlı oluşuna karşın çektiği işlevler nedeniyle, bu alanlar üzerinde sürekli bir baskı oluşmuştur ve izlenen yanlış politikalar-uygulamalar sonucunda, kıyılarda geri dönüşü giderek olanaksızlaşan kıyı sorunları ortaya çıkmıştır. Oysa, doğal ve ekonomik bir kaynak olarak bu alanların sonraki kuşakların kullanımına da sunulması bir görevdir.
Boğaziçinin Korunması
Boğaziçi Yasası İstanbul Boğazının iki yakasını ilgilendiren bir “özel imar yasası” niteliğindedir. Bir koruma yasası niteliğinde olan 2960 sayılı Boğaziçi Kanunu, İstanbul Boğazı alanının kültürel ve tarihsel değerlerini, doğal güzelliklerini, kamu yararını gözeterek, korumak ve geliştirmek ile bu alandaki nüfus yoğunluğunu artıracak yapılaşmayı sınırlandırmak amacıyla çıkarılmıştır.
Korunma, geliştirme ve yoğunluk artışını önleme genel amacına uygun olarak, yasa, Boğaziçi alanında, bu kanuna ve imar planı esaslarına göre yapı yapılabileceğini, bunlara aykırı olarak yapılan yapıların ise derhal yıktırılacağını hükme bağlıyor. Yasa, nüfus ve yapı yoğunluğunu artırıcı plan değişikliklerini de yasaklamıştır. Boğaziçi kıyı şeridi ile “öngörünüm” bölgesinde, ayırma ve birleştirme işlemleri ile konut yapmakta yasaklanmıştır. Boğaziçi alanında kıyının ancak kamu yararına kullanılacağını gösteren Boğaziçi Kanunu, bu bölgede turizm ve eğlenme amaçlı ayrılmış alanlara, ancak toplumun yararlanmasına ayrılmış yapı yapılabileceğini ve bunların, amaçları dışında kullanılamayacaklarını hükme bağlamıştır.
Boğaziçi Kanununun bir özelliği de, orman statüsüne alınacak yerlerden kamu kurum ve kuruluşlarına ait olanların bedelsiz olarak Hazineye devrinin, özel mülkiyette bulunanların ise, Orman Bakanlığınca kamulaştırılmasının öngörülmüş olmasıdır.
Kıyı kuşağında, kenar çizgisine bitişik parsellerin kıyı tarafında, Boğaziçi İmar Müdürlüğünün gerekli göreceği durumlarda, gezinti yeri yapmak amacıyla, yeterince toprağın kamulaştırılabilmesi, Kanunun önemli hükümleri arasındadır.
Çevre Kanunu
Çevre politikamızı belirleyen 2872 sayılı Çevre Kanunu, çevrenin korunması, iyileştirilmesi, kırsal ve kentsel topraklarla doğal kaynakların en uygun biçimde kullanılması ve korunması, ülkenin bitki ve hayvan varlığı ile tarihsel zenginliklerinin korunması ve su, toprak ve hava kirlenmesinin önlenmesi amacıyla çıkarılmıştır.
Kanun, çevre korunmasına, çevresel dengenin korunması havada, suda, toprakta kirliliğin ve bozulmaların önlenmesi ve bunların iyileştirilmesi için yapılan çalışmaların bütünü olarak, ekolojik dengeyi de insan ve eldeki canlıların varlık ve gelişmelerini sürdürebilmeleri için gerekli olan bütün biçiminde tanımlamaktadır.
Çevre Kanunu, her türlü atık ve artığın, çevreye zarar verecek şekilde alıcı ortama bırakılmasını, kırsal ve kentsel toprağın aşırı ve yanlış kullanılması yüzünden temel ekolojik dengenin bozulmasını, hayvan ve bitki türlerinin varlıklarının tehlikeye düşürülmesini ve doğal zenginliklerin bütünlüklerinin yok edilmesini yasaklamıştır. İlgililer için, kirlenmeyi durdurmak, kirlenmenin etkilerini gidermek yada azaltmak için önlem almak yükümlülüğü getirilmiştir. 443 sayılı K.H.K. ile çevre bakanlığı kurulmuştur.
Çevre Kanununda 3416 sayılı kanunla yapılan bir değişiklik ile ülke ve dünya ölçüsünde ekonomik önemi olan çevre kirlenmelerine ve bozulmalarına duyarlı alanları, doğal güzelliklerin gelecek kuşaklara ulaşmasını güvence altına almak üzere gerekli düzenlemeleri yapmak amacıyla “özel çevre koruma bölgesi” olarak ilan etmeye ve bu beldelerle ilgili koruma, kullanma ve planlama ilkelerini belirlemeye Bakanlar Kurulu yetkili kılınmıştır (madde 9) Kanunun verdiği yetkiye dayanarak Bakanlar Kurulu, 1988 yılında Köyceğiz, Fethiye, Göcek ve Gökova yörelerini “özel çevre koruma bölgesi” olarak ilan etmiştir.
Özel Çevre Koruma Bölgesi’nde yapılacak her türlü yapı ve tesis, Özel Çevre Koruma Kurul Başkanlığı’nın iznine bağlıdır. Bu amaçla, kat sınırlaması koyabilmekle, yapıların deniz cephesini en az işgal edecek büyüklükle kalmasını sağlayabilmekte, kanalizasyonun, atık ve artıkların çevreyi ve denizi kirletemeyecek biçimde yapılmasını denetleyebilmektedir. Mevcut nazım ve uygulama imar planlarına ve yasalara aykırı her türlü yapının yıktırılması yetkisi de, bu özel örgüte verilmiştir. Bir yandan, bu özel düzenleme ile, çevre değerlerinin güvence altına alınmasına çalışılırken, öte yandan da, kurulan sistemde turizmi özendirmek amacıyla gedikler açılmaktadır. Örneğin Bakanlar Kurulunun 89/14406 sayılı kararı ile, özel koruma bölgelerinde yatırım yapmalarına izin verilmeyenlere, turizm alanı yada turizm merkezi olarak ilan edilen yerlerle Hazineye ait yerlerde ve turizm alanları ve turizm merkezleri dışında kalan orman arazileri üzerinde, Başbakanlık, Tarım ve Turizm Bakanlıklarının uygun görmesi ile “Kamu Arazisinin Turizm Yatırımlarına Tahsisi Hakkındaki Yönetmelik”te öngörülen ilan koşulu aranmaksızın tahsis yapılmasına olanak sağlamaktadır.
2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarının Koruma Kanununa göre alınmış sit kararları saklı olmakla birlikte, Özel Çevre Koruma Kanununca hazırlanacak plan ve projelere göre gerektiğinde, sit alanları içinde bile, yeni yapılaşmalara ilişkin, yapı yüksekliğine taban alanı ve kat alanı katsayısı gibi değerlerde azalma yapılabilecek yada bu yapılanma koşulları tümüyle kaldırılabilecektir.
Kültür ve Doğa Varlıklarının Korunması
Ülkemiz,tarihsel değeri olan yapıtlar ve anıtlar yönünden zengin bir ülkedir. Ancak Türkiye’de kültür ve tabiat varlıklarının ciddi bir envanteri olmadığını görürüz. Kentlerin yenilenmesi, tarihi yerlerin yerleşime ve turizme açılması, tarihi eser kaçakçılığı, yeterince koruyamama gibi nedenlerle bu kaynaklar sürekli yok edilirken bazıları da özelliklerini kaybetmeye başlamışlardır.
1982 Anayasası’nın 63. Maddesinde, Devletin, tarih, kültür ve tabiat varlıklarının ve değerlerinin korunmasını sağlayacağı, bu amaçla destekleyeceği ve teşvik edici tedbirleri alacağı belirtilmiş ve konunun kanunla düzenlenmesini emretmiştir. Bu yetkiye dayanılarak Kültür ve Tabiat Varlıklarını korumaya yönelik bir dizi yasal düzenleme yapılmıştır. Asıl düzenleme 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu ile yapılmış olmakla birlikte, 2872 sayılı Çevre Kanunu ve 2873 sayılı Milli Parklar Kanunu ile de bazı düzenlemeler yapılmıştır.
2863 sayılı Kanun, korunması gerekli kültür ve tabiat varlıklarının tespitini Kültür Bakanlığınca yapılacağını, Koruma Kurulları kararı ile tescil edileceğini hükme bağlamıştır.
Yine bu kanun taşınır ve taşınmaz kültür ve tabiat varlıklarını “devlet malı” niteliğinde saymıştır.
Kanunun sit alanı olarak ilan edilen yerlerde taşınmaz malları bulunan kişiler için önemli sonuçlar doğuracak hükümler taşımaktadır. Şöyle ki bu yerlerin sit olarak ilanı, bir kez, oradaki imar planı uygulamasını durdurur. Plan yönünden “geçici bir statü” oluşturur. Koruma amaçlı bir imar planı yapılıncaya değin geçiş dönemi yapı yapma koşullarını, Kültür Bakanlığı’na bağlı olarak çalışan Koruma Kurulu belirler.
Milli Parklar
Milli park, doğa park, doğa anıtı ve doğa koruma alanlarının belirlenmesi ve bu alanların günümüz koşullarına göre düzenlenmesi için 1983 yılında 2873 sayılı Milli Parklar Kanunu çıkarılmıştır.
Milli Parkları belirleme yetkisi, Milli Savunma, Kültür, Turizm, Bayındırlık ve İskan Bakanlıklarının görüşü alındıktan sonra, Orman Bakanlığı’nın önerisi üzerine Bakanlar Kurulu’na bırakılmıştır. Orman alanına giren yerlerde, doğa parkı, doğa anıtı ve doğa koruma alanlarını belirlemeye Orman Bakanlığı yetkilidir. Orman sınırları dışında bu nitelikte yerler olursa, bunları belirleme yetkisi Bakanlar Kurulunundur.
Kanun, Milli Park sınırları içinde kalan gerçek ve tüzel kişilere ait taşınmaz mallar ile tesislerden, gelişme planının uygulanması amacıyla gerekli alanların, Orman Bakanlığınca kamulaştırılmasına olanak vermektedir. Bunun gibi, bu alanlardaki Hazineye ait yada devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan taşınmaz malların, Orman Bakanlığı’nın isteği üzerine Orman Bakanlığına tahsis edilmesine kanun olanak tanımıştır.
Turizm bölgelerinin dışında kalan Milli Parklarda kamu yararına ve plana uygun olma koşuluyla turistik amaçlı yapı ve tesis kurmak isteyen gerçek ve tüzel kişiler adına 49 yıl süreyle irtifak hakkı Orman Bakanlığı’nın izni ile kurulabilir.
